Giden Gitti, Biten Bitti… Sür Eşeği Niğde’ye
23 Ağustos 2026, 01.07 A- A+Hayat bazen öyle bir tokat atıyor ki, insan önce “Neden ben?” diye tavana bakıyor, sonra geçmişin güvenlik kamerası kayıtlarını incelemeye başlıyor. Oysa Anadolu’nun kişisel gelişim uzmanları meseleyi yüzyıllar önce çözmüş: “Giden gitti, biten bitti. Sür eşeği Niğde’ye.”
Bence Anadolu insanının yüzyıllardır geliştirdiği en ekonomik kişisel gelişim cümlelerinden biri bu.
Ne “Kendini sev.”
Ne “Anda kal.”
Ne “Evrene pozitif enerji gönder.”
Eşek hazır, yol belli, Niğde orada.
Yürü.
Çünkü biz bir şey bittiğinde yürümek yerine genellikle olay yeri inceleme ekibine dönüşüyoruz.
İlişki bitiyor.
Biz: “Tam olarak neden bitti?”
Sonra mesajlar inceleniyor.
Son görülmeler analiz ediliyor.
Instagram hikâyelerine bakılıyor.
Ortak arkadaşlardan bilgi toplanıyor.
2019 yılında söylenmiş bir cümle yeniden gündeme getiriliyor.
“Sen o gün ‘tamam’ derken neden virgülden sonra sustun?”
Ve en sonunda insan kendi kendine şu soruyu soruyor:
“Acaba o gün ‘tamam’ derken ses tonunda bir şey var mıydı?”
Var tabii.
İlişki bitiyordu.
Ama biz hâlâ ses tonunun frekansını çözüyoruz.
Bir de şu var: Biten şeylerin arkasından bakma konusunda dünya şampiyonuyuz.
Otobüs kaçıyor, arkasından bakıyoruz.
Eski sevgili gidiyor, arkasından bakıyoruz.
Eski iş yeri kapanıyor, “Acaba şimdi ne yaptılar?” diye bakıyoruz.
Hatta bazen hayatımızdan çıkmış insanların sosyal medyasına öyle bir bakıyoruz ki kişi evlenmiş, boşanmış, iki çocuk yapmış, üçüncüyü düşünüyor; biz hâlâ 2021’deki profil fotoğrafını büyütüp inceliyoruz.
“Burada yüzü biraz mutsuz gibi.”
Abla, adamın hayatı değişmiş. Sen hâlâ piksel okuyorsun.
Bir de fotoğraftaki kahve bardağından karakter analizi çıkarıyoruz:
“Bu bardak yeni. Demek ki hayatında biri var.”
Belki de bardak yenidir. İnsanlar bazen sadece bardak alır. Her eşya bir travma belirtisi değil.
İşte tam burada “Giden gitti, biten bitti” cümlesi devreye giriyor.
Çünkü bazı şeyleri bırakmak gerekiyor.
Hem de açıklamasını istemeden.
Her kapanan kapının önünde “Ama neden kapandın?” diye röportaj yapamayız.
Bazen kapı kapanır.
Sen de dönersin.
Çünkü hayat, kapının önünde nöbet tutarak geçmiyor.
Hem sürekli geçmişe bakarsan önündeki çukura düşersin.
Sonra da hayatı suçlarsın:
“Benim neden başıma geliyor?”
Çünkü önüne bakmadın güzel kardeşim.
Instagram’da eski sevgilinin son görülmesine bakarken kaldırıma takıldın.
Üstelik son görülme de “az önce” değil, üç yıl önce.
Sen hâlâ orada bekliyorsun; uygulama bile senden daha hızlı ilerlemiş.
Hayat biraz da böyle.
Bize sürekli plan yaptırıyor ama sonra hiç beklemediğimiz yerden “Şaka yaptım” diyerek bütün planı bozuyor.
Biz de oturup “Ama benim planım vardı” diyoruz.
Hayatın cevabı ise gayet net:
“Benim de vardı.”
Bazı insanlar hayatımıza giriyor, bize aşkı öğretiyor.
Bazıları sabrı.
Bazıları sınır koymayı.
Bazıları ise doğrudan “Bir daha böyle birini hayatıma sokmayacağım” kararını.
Onlara da teşekkür etmek lazım.
Sonuçta herkes hayatımızda kalıcı olmak zorunda değil.
Bazıları misafir.
Bazıları öğretmen.
Bazıları ise resmen uygulamalı ders.
Üstelik bazı derslerin sonunda sertifika da vermiyorlar.
Sadece özgüvenin biraz kırılmış, üç arkadaşınla kahve içmiş ve “Ben artık insan sarrafıyım” diye eve dönmüş oluyorsun.
İnsan sarrafı olduğumuzu da genellikle bir sonraki yanlış insana güvenince anlıyoruz.
O da ayrı mesele.
Daha önce “Ben bu tipleri artık uzaktan tanırım” diyoruz.
Sonra aynı tipin biraz daha iyi giyinmiş hâline âşık oluyoruz.
Demek ki sarraflık belgemiz fotokopiymiş.
Ama belki de mesele, hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmesini beklememek.
Çünkü hayat değişiyor.
İnsan değişiyor.
İstekler değişiyor.
Bazen sevdiğimiz insan bile bize yabancı hâle geliyor.
Bazen yıllarca istediğimiz şey gerçekleştiğinde “Ben bunu niye istedim?” diye düşünüyoruz.
Çocukken büyümek istiyoruz.
Büyüyünce de “Biri beni eve çağırsa” diye bekliyoruz.
Bazen de hiç istemediğimiz bir değişiklik, hayatımızın en güzel başlangıcı oluyor.
İşte bu yüzden bazı vedaların arkasından ağlamak yerine, bir süre ağlayıp sonra ayağa kalkmak gerekiyor.
Evet, ağla.
Hatta gerekiyorsa üç bölüm dizi aç, battaniyeye sarıl, çayı koy, dramatik müzik eşliğinde tavana bak.
Ama dördüncü bölümde kalk.
Çünkü dördüncü bölüm genellikle olayın uzatıldığı yerdir.
Karakterler hâlâ aynı şeyi konuşur, sen de hâlâ eski sevgilinin profilindesindir.
Hayat devam ediyor.
Eşek de bekliyor.
Niğde’ye varılacak.
Hem kim bilir…
Belki Niğde sandığımızdan güzeldir.
Belki yol boyunca başımıza komik şeyler gelir.
Belki eşek senden daha kararlı çıkar.
Sen “Biraz daha düşünelim” dersin, eşek çoktan yola koyulmuştur.
Belki yolun sonunda yepyeni insanlar, yepyeni hikâyeler ve yepyeni bir hayat vardır.
Belki de asıl mesele Niğde değildir.
Mesele, artık yerinde saymamaktır.
Gidenin ardından bakarken aylarımızı, yıllarımızı harcamak yerine kalan hayatımıza biraz daha sahip çıkmaktır.
Çünkü bazı şeyleri geri getiremeyiz.
Bazı insanları.
Bazı zamanları.
Bazı fırsatları.
Ama kendimizi geri alabiliriz.
Hem de bazen çok basit yöntemlerle: Telefonu ters çevirerek, eski mesajları silerek ve “Acaba ne yapıyor?” sorusunu Google’a yazmayarak.
Ve bazen hayatın bize verdiği en büyük özgürlük, “Neden?” sorusunu bırakıp “Şimdi ne yapacağım?” diye sormaktır.
O yüzden…
Giden gittiyse, biraz arkasından bak.
Sonra başını çevir.
Biten bittiyse, yasını tut.
Ama yas tutarken eski fotoğrafları kronolojik sıraya dizme.
Sonra toparlan.
Bir kahve koy.
Saçını düzelt.
Gerekirse eşofmanını değiştir; insan bazen kıyafet değiştirince hayatının da yön değiştirdiğini sanıyor. Tam olarak öyle olmuyor ama en azından çamaşır makinesi çalışıyor.
Eşeğin yanına git.
Ve yola çık.
Çünkü hayatın sana hâlâ göstereceği çok şey olabilir.
Belki yeni bir aşk. Belki yeni bir iş. Belki yıllardır ertelediğin bir karar. Belki de sadece düzgün uyuyabildiğin bir gece. Bazen mutluluk büyük bir başlangıç değil, sabah alarmını ertelemeden kalkabilmektir.
Peki sen, hâlâ geçmişin profil fotoğrafını büyütüp pikselden anlam çıkarmaya mı çalışıyorsun; yoksa telefonu cebine koyup eşeğe “Bu sefer rotayı sen belirle” diyerek Niğde yoluna çıkmaya hazır mısın?


YORUMLAR