gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

KÖKLERİN VE OTLARIN AHVALİ - ŞERBET

23 Ekim 2026, 13.43
A- A+
Sirkencübin, Gül, Mor Reyhan

Bahir Efendi, adamın göğsünden sökülüp gelen o ağır sualin ardından derin bir sükûta gömüldü. Dükkândaki buhurdanın içinde kızıl kor cılızca parıldıyor, günlük reçinesinin odunsu kokusu zamanın ritmini büsbütün ağırlaştırıyordu. Yaşlı aktar, adama hemen cevap vermedi. Zira zihni öfke ve kırgınlıkla kaynayan bir ruh, en doğru sözü bile bir zehir gibi algılardı. Evvela o hararetin düşmesi, göğüsteki daralmanın genişlemesi, nefsin o hırçın dalgalarının yatışması icap ederdi.

Bahir Efendi, sedef kakmalı çekmecelerin yanındaki pirinç kulplu küçük dolaba doğru yavaşça döndü. Yılların yıprattığı, kulpu kararmış bakır bir şerbet sürahisini ve ağaç oyması küçük bir ahşap kadehi tezgâhın üzerine koydu. Sürahinin dış yüzeyi hafifçe nemlenmiş, üzerindeki mat damlalar çuka örtünün üzerine süzülmeye hazırlanıyordu.

Yaşlı adam, kadehi acele etmeden, adeta bir ibadetin huşûsuyla doldurdu. Şerbetin açık kehribar rengi, dükkânın loşluğunda hafif bir aydınlık saçtı. Kadehi adama doğru uzatırken gözlerinde mahzun bir tebessüm belirdi:

— İç, evlat, dedi kısık ama pürüzsüz bir sesle. İç ki evvela içindeki o hararet sönsün. Zihnin bir yangın yeriyken sana toprağın dilini anlatsam, duyduğun her kelâmı kendi öfkenin ateşine odun yaparsın. Şerbet, evvela kalbin hararetini alır ve nefsi teskin eder ki kulak hakikati işitebilsin.

Adam, titreyen elleriyle kadehi aldı. Dudaklarına götürdüğü an, genzine yayılan keskin ama tatlımsı rayihayla duraksadı. İlk yudumda sirkenin genzi yakan, uykudan uyandıran keskinliğini dilinde hissetti, hemen ardından balın yumuşak ve kucaklayıcı tatlılığı damağına yayıldı. Boğazından aşağı süzülen bu şerbet, göğsündeki o hırıltılı düğümü adeta çözüyor, karnında biriken o soğuk ve sert yumruyu tatlı bir ılıklıkla eritiyordu.

— Buna Sirkencübin derler, dedi Bahir Efendi, adamın yüzündeki hayreti izlerken. Sirke ile balın nikâhıdır bu. Biri tek başına kalsa boğazı dağlar, insanı tiksindirir. Diğeri tek başına kalsa midesini bulandırır, içini bayıltır. Lakin ikisi bir kapta buluştuğunda, ne sirke balın tadını bozar ne de bal sirkenin keskinliğini örter. Biri nefsin ve hırsın dik başlılığını, o aşırı sıcaklığını kırar. Diğeri ise ruhun ihtiyaç duyduğu o şefkat ve merhameti ikram eder. İnsanın mizacı da böyledir. Sadece öfkeyle, haklılık iddiası ve sirke keskinliğiyle yürürsen geçtiğin yeri yakarsın, yalnız başıboş bir merhamet ve bal tatlılığıyla durursan ezilirsin, kendi şahsiyetini eritirsin. Mizaç, keskinlik ile tatlılığın birleştiği şu şerbet gibi dengede durduğunda insana selamet verir.

Adam şerbetten bir yudum daha aldı. Bu kez boğazında bıraktığı iz daha hafif, daha ferahlatıcıydı. İçindeki o hırçın fırtınanın yavaş yavaş çekildiğini hissetti, boşalan kadehi hürmetle tezgâhın üzerine bıraktı.

Bahir Efendi, bu kez dolaptan sırlı, toprak bir sürahi ile küçük bir toprak çanak çıkardı. Billur gibi duru, hafif pembe tonda bir şerbeti daha toprak çanağa süzdü. Ardından tezgâhtaki bir demetten birkaç mor reyhan yaprağı koparıp parmaklarının arasında hafifçe ezerek pembe şerbetin üzerine bıraktı. Çanaktan yükselen rayiha, az önceki keskinliğin izini hafifleterek mekâna tarifsiz bir letafet yaydı.

— Şimdiyse üzerine reyhan serpiştirilmiş bu gül şerbetini yudumla, dedi Bahir Efendi toprak çanağı işaret ederek. Şerbetin ilki nefsin hararetini düşürüp dengeni kurdu, bu ikincisi ise kalbinin ve zihninin kapılarını aralayacak.

Yaşlı adam parmağını çanaktan yükselen o efsunlu kokuya doğru uzatarak devam etti:

— Bak, evlat, şu şerbete ilk ruhunu veren Gül’dür. Gül, topraktan aldığı suyu sırf kendi rengini sergilemek için değil, etrafına letafet dağıtmak için işler. Onun dikeni vardır, evet, lakin dikeni başkasına nedensizce batmak için değil, kendi içindeki o mukaddes letafeti, o lekesiz mahremiyeti muhafaza etmek içindir. Gülün mizacı, kalbin katılaşmasını önleyen o zarif nezakettir. İnsan dünyada kırıldıkça, haksızlığa uğradıkça göğsüne taş basar, kalbini bir zırhla kaplar da farkında olmadan katılaşır. Katılaşan kalp ise ne şifayı kabul eder ne de başkasının sızısını hisseder. Gül, insana o katılaşmaya karşı durmayı öğretir: “Dikenin olsun, kendini muhafaza et, lakin çiçeğini ve kokunu dünyevi öfkelerin ateşiyle yakıp yok etme.” Katı bir kalp, ne kadar haklı olursa olsun, çevresine yalnız çoraklık yayar. Kalbin letafeti ise insanın en büyük kalkanıdır.

Bahir Efendi çanağın yüzeyinde yüzen mor yaprakları ve oradan yayılan taze, zihni uyandıran ferahlatıcı dokunuşu işaret etti:

— Şu şerbete ikinci nefesini veren, üzerine serpiştirdiğim Mor Reyhan’dır. O, zihni dumanlanmış, kederin koyu sisinde yolunu kaybetmiş ruhların ferahlığıdır. Reyhan, büyüdüğü toprağa yük olmaz. Küçük bir saksıda da kireçli bir duvarın dibinde kalmış ufacık bir toprak parçasında da başını kaldırır ve etrafına katıksız bir hafiflik yayar. Nereye konsa oradaki kederin ağırlığını alır, zihni açar, insanın göğsündeki o daralmış havayı temizler. İnsanın zihni bazen geçmişin hesaplarıyla, geleceğin kaygılarıyla öyle bir buğulanır ki gözünün önündeki hakikati göremez olur. Reyhan’ın mizacı işte o buğuyu silen, insana duruluk ve hafiflik veren gönül gözüdür. Keder, insanı içten içe çürüten sinsi bir rutubettir. Reyhan ise o rutubeti kurutan, insana hayatta hâlâ nefes alınacak temiz alanlar bulunduğunu hatırlatan şifadır.

Adam toprak çanaktaki şerbeti son damlasına kadar yudumladı. Göğsündeki sıkışma hafiflemiş, zihnindeki sis biraz aralanmıştı. Yine de onu buraya getiren sual, bütün ağırlığıyla olmasa da içinde duruyordu. Boş çanağı tezgâha bıraktı ve bakışlarını Bahir Efendi’ye kaldırdı. Dinlemeye hazırdı, fakat duyacağı hakikatlerin içindeki hangi yaraya dokunacağını henüz bilmiyordu.

Bahir Efendi ellerini tezgâhın üzerine kavuşturup adama doğru hafifçe eğildi:

— Âcizane vesile olduğumuz şu şerbetlerle nefsin hararetini dengelemeye, kalbi letafetle yumuşatıp zihni açmaya gayret ettik... Toprak zaten hakikati koynunda taşır, bize düşen yalnız onun sesine hürmet etmektir. Şimdi nasibimizde ne varsa toprağın o cömert yüzü ve lekesiz canları üzerine konuşalım...

✦── ⁂ ── ✦


Önceki Bölümler:
https://www.gamyun.net/bloglar/%20173696/koklerin-ve-otlarin-ahvali---mukaddime--esik.html

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın