OLUR BÖYLE ŞEYLER 3. HİKÂYE : YANLIŞLIKLA ÂŞIK OLDUM
17 Ekim 2026, 13.20 A- A+
Benim Selçuk diye bir arkadaşım var. Yirmi beş senedir tanışırız. İyi adamdır, severim. Ama birinin hayatını düzene sokmaya karar verdiyse geçmiş olsun.
Kendi evinde televizyonun kumandasını bile karısından izin alarak değiştirir, bana evlilik tavsiyesi verir.
Geçenlerde aradı.
Murat, cumartesi ne yapıyorsun?
Hiçbir şey.
Sana birini buldum.
Selçuk, kapatıyorum telefonu.
Oğlum, bir dinle!
Dinledim. Beğenmedim.
Daha kadını anlatmadım!
Sen anlatınca güzelleşecek mi?
Kadın kırk beş yaşındaymış. Boşanmış, bankada çalışıyormuş. Çok kültürlüymüş, çok hanımefendiymiş, bir de çok güzelmiş. Selçuk'un anlattığına göre kadın değil, piyangonun büyük ikramiyesi.
Madem bu kadar iyi, sen niye tanışmıyorsun?
Ben evliyim oğlum!
Evlisin diye gözün kör olmadı ya. Hanımına da anlatırsın, o karar verir.
Güldü.
Bak Murat, sen dört senedir yalnızsın. Bir kahve içsen ne kaybedersin?
Huzurumu.
Allah aşkına, bir kahveden ne olacak?
Ben de onu diyorum. Bir kahve diye başlıyoruz, üç ay sonra kendimizi perde seçerken buluyoruz.
Sonunda adamın ısrarına dayanamadım. Cumartesi saat üçte, çarşının içindeki küçük bir kafede buluşacaktık. Kadının üzerinde kırmızı bir kaban olacakmış.
Fotoğrafını istedim, yokmuş.
Oğlum, kırmızı kabanlı kadını bulacaksın işte. Ne var bunda?
Selçuk, cumartesi günü çarşıya çıkıyoruz. Kırmızı kaban giyen tek kadın o mu olacak?
Sen de her şeyi zorlaştırma!
Neyse. Cumartesi geldi. Evden çıkmadan aynanın karşısına geçtim. Saçımı düzelttim, gömleğimin yakasına baktım. Sonra kendi kendime güldüm. Kırk sekiz yaşında adamım. Sanki üniversitede ilk buluşmaya gidiyorum.
Kafeye vardığımda saat üçü beş geçiyordu. İçerisi epey kalabalıktı. Cam kenarında kırmızı kabanlı bir kadın oturuyordu. Önünde kahvesi vardı. Tamam, dedim. Bizimki bu.
Yanına gittim.
Merhaba, ben Murat. Biraz geciktim, kusura bakmayın.
Kadın başını kaldırdı. Bir an yüzüme baktı, sonra gülümsedi.
Merhaba. Buyurun.
Oturdum.
Çok beklediniz mi?
Sayılır.
İçimden Selçuk'a söylendim. Kadını bekletmişiz. Garson geldi.
Ne alırsınız?
Bir sade Türk kahvesi alayım.
Kadın bana baktı.
Şekersiz mi?
Evet.
Güzel. En azından bir konuda anlaştık.
Güldüm.
Demek siz de sade içiyorsunuz.
Ben kahveyi sade severim. İnsanları biraz şekerli tercih ederim.
O zaman benim işim zor.
Neden?
Şekerli biri sayılmam.
Belli olmaz. Kahveniz gelsin, bakarız.
İkimiz de güldük. Adı Leyla'ydı. Omuzlarına kadar uzanan koyu renk saçları vardı. Konuşurken gözlerinin içi gülüyordu. Bir de insanı öyle güzel dinliyordu ki anlattıkça anlatasım geliyordu.
Ben de anlattım tabii. İşimden bahsettim. Boşandıktan sonra tek başıma yaşamaya nasıl alıştığımdan.
Bir ara sordu:
Yalnız yaşamak zor olmuyor mu?
İlk zamanlar zordu. Sonra alışıyor insan.
En çok neye alıştınız?
Televizyonun kumandasını kimseye vermemeye.
Güldü.
Büyük özgürlük gerçekten.
Hem de nasıl! İstediğim kanalı açıyorum, istediğim saatte yemek yiyorum. Kimse de bana o gömlek o pantolonla olmuş mu diye sormuyor.
Üzerime baktı.
Peki olmuş mu?
Bence olmuş.
Önemli olan da bu zaten.
Biraz durdu.
Gerçi ben o kadar emin değilim.
Kahkahayı bastım. Kadın fena değildi. Hatta beklediğimden çok daha iyiydi. İçimden Selçuk'a teşekkür etmeyi bile düşündüm. Düşünün yani, o derece.
Derken telefonum çaldı. Selçuk.
Murat, neredesin oğlum?
Kafedeyim.
Kadın seni bekliyor!
Kim bekliyor?
Kadın oğlum! Yarım saat beklemiş, sen gelmeyince çıkmış.
Bir an sustum. Karşımda Leyla oturuyordu. Gayet sakin, kahvesini içiyordu.
Selçuk...
Efendim?
Ben şu anda bir kadınla kahve içiyorum.
Nasıl yani?
Bildiğin kahve içiyorum.
Kiminle?
Ne bileyim ben!
Oğlum, tanımadığın kadınla mı oturdun?
Sen kırmızı kaban dedin!
Evet!
Kadının kabanı kırmızı!
Murat, kafede başka kırmızı kabanlı kadın yok mu?
Etrafa baktım. Askılıkta iki tane daha kırmızı kaban vardı. Bir de yeni giren kadının üzerinde.
Selçuk, kapatıyorum.
Murat, dur!
Kapattım. Leyla bana bakıyordu.
Bir sorun mu var?
Boğazımı temizledim.
Leyla Hanım, size bir şey sorabilir miyim?
Tabii.
Siz bugün buraya biriyle tanışmaya mı geldiniz?
Bir an durdu. Sonra gülümsemeye başladı.
Hayır.
Hayır mı?
Hayır.
Peki ben sizin masanıza oturunca neden söylemediniz?
Önce bir tanıdığınıza benzettiniz sandım.
Sonra?
Sonra yanlış masaya oturduğunuzu anladım.
E niye söylemediniz?
Söyleyecektim.
Ne zaman?
Bir ara susarsınız diye bekledim.
Kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Ben de kendimi tutamadım.
Yani siz kırk dakikadır benim yanlış masada oturduğumu biliyorsunuz?
Yaklaşık otuz beş dakikadır.
İlk beş dakika ne yaptınız?
Kim olduğunuzu anlamaya çalıştım.
Sonra?
Sonra siz zaten bütün hayatınızı anlattınız.
O kadar güldüm ki gözümden yaş geldi.
Allah'ım, ben ne yaptım!
Merak etmeyin, anlattıklarınızı kimseye söylemem.
Sağ olun.
Yalnız gömlekle pantolon meselesini bir arkadaşıma anlatabilirim.
Yine güldük. Bir süre sonra kahvelerimiz bitti. Normalde kalkmam gerekiyordu. Sonuçta yanlış masadaydım. Ama kalkmak istemiyordum.
Bir kahve daha içer misiniz? dedim.
Siz ısmarlayacaksanız içerim.
Tabii ki.
İyi. Çünkü ilk kahveyi de siz ödeyeceksiniz.
Neden?
Kırk dakika konuşmanızı dinledim. Bir zahmet!
Garsonu çağırdım. İki kahve daha söyledik. Bu defa biraz da Leyla konuştu. Bir kitapçıda çalışıyormuş. Eski kitapları çok seviyormuş.
İnsanların altını çizdiği cümlelere bakmayı seviyorum, dedi.
Ben kitapların altını çizmem.
Neden?
Kitaba yazık.
Peki güzel bir cümleyi nasıl hatırlıyorsunuz?
Hatırlamıyorum.
Güldü.
Çok pratikmiş.
Sohbet ilerledikçe zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Saat beşi geçmişti. Leyla telefonuna baktı.
Ben artık kalkayım.
Bir yere mi yetişeceksiniz?
Yok, eve gideceğim.
O zaman biraz daha oturun.
Siz de hiç doymadınız konuşmaya.
Gülümsedim.
Bugün biraz öyle oldu.
Sonra birden sormuş bulundum:
Eve gitmek için pek acele etmiyorsunuz galiba.
Camdan dışarı baktı.
Etmiyorum.
Ne güzel. İnsan kendi evinde rahat ediyor tabii.
Ediyor ama bazen de gitmek istemiyor.
Neden?
Kapıyı açıyorsun, içerisi sessiz. Televizyonu açıyorsun, ses olsun diye. Sonra bir bakıyorsun, ne seyrettiğinden haberin bile yok.
Başımı salladım.
Ben de bazen öyle yapıyorum. Geçen akşam televizyonda bir yemek programı vardı. Adam yarım saat patlıcan doğradı, ben de oturdum izledim.
Leyla güldü.
Sonra?
Sonra acıktım, tost yaptım.
Biraz sustu. Sonra eşini dört yıl önce kaybettiğini anlattı. Yirmi iki yıl evli kalmışlar. Bir kızları varmış. Başka şehirde yaşıyormuş.
Çok konuşurdu rahmetli, dedi. Bazen kızardım, bir sus da kafamı dinleyeyim derdim.
Gülümsedi.
Şimdi bazen keşke yine konuşsa diyorum.
Ne diyeceğimi bilemedim. Biraz önce ağzı durmayan ben, ilk defa susmuştum. Leyla bunu fark etmiş olacak ki konuyu değiştirdi.
Neyse, sizi de üzdüm.
Yok, olur mu öyle şey?
Siz anlatın. Hiç mi biriyle tanışmadınız?
Tanıştım ama olmadı.
Neden?
Birinde ben istemedim, birinde o istemedi. Birinde de ikimiz istedik ama anlaşamadık.
Nasıl yani?
Ben evde oturmak istiyordum, o gezmek istiyordu. Sonra baktık, ikimiz de birbirimize kızıyoruz. Ayrıldık.
Leyla başını salladı.
Bazen öyle oluyor.
Biraz daha konuştuk. Saat altıya yaklaşırken kalktık. Kafenin önünde ayrılacağımız sırada bir daha görüşmek istediğimi söylemeye çalıştım. Ama nasıl söyleyeceğimi bulamıyordum.
Kırk dakika yanlış kadına bütün hayatını anlatan adam, şimdi iki kelimeyi bir araya getiremiyordu.
Leyla Hanım
Efendim?
Bugün için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim.
Ben de.
Biraz durdum.
Yalnız bir dahaki sefere doğru masaya oturacağıma söz veriyorum.
Gülümsedi.
Bence bugün doğru masaya oturdunuz.
Tokalaştık. Birkaç adım yürüdükten sonra arkasını döndü.
Murat Bey!
Efendim?
Bir dahaki sefere gömleğinizi değiştirin!
Kahkahayı bastım. O da gülerek uzaklaştı.
Eve dönerken Selçuk aradı.
Ne yaptın oğlum?
Hiç.
Kadınla görüştün mü?
Görüştüm.
Hangi kadınla?
Selçuk, inan bilmiyorum ama çok güzel bir gün geçirdim.
Oğlum, sen iyi misin?
İyiyim.
Peki bizim ayarladığımız kadın?
Ona da selam söyle.
Murat, kadın bana çok kızdı!
Haklı.
Ne diyeceğim ben şimdi?
Doğruyu söyle. Arkadaşım yanlış kadına âşık oldu de.
Birden sustum. Ne demiştim ben? Âşık oldu. Daha kadının telefon numarasını bile almamıştım.
Selçuk bağırdı:
Murat! Ne âşığı oğlum?
Selçuk, kapatıyorum.
Dur! Kadının soyadı ne?
Bilmiyorum.
Telefonu?
Almadım.
Nerede oturuyor?
Onu da bilmiyorum.
Adam öyle bir kahkaha attı ki telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
Oğlum, sen kırk sekiz yaşına gelmişsin, hâlâ akıllanmamışsın!
Haklıydı. Kadınla saatlerce konuşmuştum ama telefonunu almayı unutmuştum.
Ertesi cumartesi aynı kafeye gittim. Leyla yoktu. Bir kahve içtim. Bekledim. Tam kalkacağım sırada garson yanıma geldi.
Murat Bey, size bir not bırakıldı.
Kâğıdı açtım.
“Merhaba Murat Bey. Geçen cumartesi yanlış masaya oturmuştunuz. Bu cumartesi ben gelemedim. Ama sizinle yeniden kahve içmek isterim. Yalnız gömlek konusunda hâlâ aynı fikirdeyim. Leyla.”
Altında telefon numarası vardı. Hemen mesaj yazdım.
“Gömleği değiştirdim. Pantolon konusunda da çalışıyorum. Kahve teklifiniz kabulümdür.”
Birkaç dakika sonra cevap geldi.
“Pantolonu da hallederseniz gelecek cumartesi saat üçte görüşebiliriz.”
O gün çocuklar gibi sevindim.
Sonraki haftalarda görüşmeye başladık. Bazen kafede oturuyor, bazen sahilde yürüyorduk. Leyla'nın çalıştığı kitapçıya gidiyordum.
Bir gün bana iki yüz seksen sayfalık bir kitap verdi.
Mutlaka oku.
Daha kısası yok mu?
Var ama bunu okumanı istiyorum.
Üç günde bitirdim. Aradım.
Leyla, kitabı bitirdim.
Gerçekten mi? Beğendin mi?
Çok.
En çok neresini sevdin?
Sonunu.
Neden?
Bittiği için.
Öyle bir kahkaha attı ki telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
Murat, senden adam olmaz!
Kırk sekiz senedir uğraşıyoruz zaten.
Bir gün bana kızının fotoğrafını gösterdi. Adı Elif'ti. Yirmi altı yaşındaydı. Hemşireydi.
Çok yoruluyor, dedi. Bazen gece nöbetinden çıkıyor, eve gidene kadar telefonda konuşuyoruz.
Zor meslek.
Çok zor. Ama işini seviyor.
Elif'ten bahsederken yüzü değişiyordu. Kızını çok sevdiği belliydi.
Bir akşam yürürken Leyla koluma girdi. İlk defa. Hiçbir şey söylemedim. O da söylemedi. Öylece yürüdük.
Eve döndüğümde Selçuk'u aradım.
Selçuk...
Efendim?
Galiba sen haklı çıktın.
Hangi konuda?
Leyla konusunda.
Âşık mı oldun lan?
Güldüm.
Galiba.
Vay be! Demek sonunda seni de evlendireceğiz!
Selçuk, daha yeni tanıştık!
Olsun oğlum, ben şimdiden takım elbiseyi hazırlayayım.
Kapatıyorum!
Bir cuma akşamı Leyla'yı aradım. Açmadı. Mesaj gönderdim.
“Yarın kahve içiyor muyuz?”
Bir süre sonra cevap geldi.
“Bu hafta gelemeyeceğim Murat. Biraz yorgunum.”
“Bir sorun mu var?”
“Yok. Dinlenmem gerekiyor.”
“Geçmiş olsun. Bir şeye ihtiyacın olursa ara.”
“Tamam. Teşekkür ederim.”
Ertesi gün aradım. Açmadı. Pazar günü de. Pazartesi mesaj gönderdim. Cevap gelmedi.
Çarşamba sabahı tanımadığım bir numaradan arandım.
Murat Bey'le mi görüşüyorum?
Evet.
Ben Elif. Leyla'nın kızıyım.
Kalbim hızlandı.
Merhaba Elif. Annen iyi mi?
Kısa bir sessizlik oldu.
Annem hastanede.
Bir saat sonra hastanedeydim. Elif beni koridorda karşıladı. Fotoğraftakinden daha yorgun görünüyordu. Oturduk.
Annem bir süredir kanser tedavisi görüyordu, dedi.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Bana hiç söylemedi.
Elif başını eğdi.
Kimseye yük olmak istemez. Hastalığı son zamanlarda ilerledi.
Görebilir miyim?
Tabii.
Odaya girdim. Leyla yatakta uzanıyordu. Beni görünce gülümsedi.
Murat
Yanına oturdum. Elini tuttum.
Neden söylemedin bana?
Gözleri doldu.
Kızdın mı?
Çok.
Haklısın.
Leyla, ben sana yabancı mıyım?
Başını iki yana salladı.
Değilsin.
Bir süre sustu. Sonra konuştu.
Murat, ben seni tanıdığım gün hastaneden çıkmıştım. Eve gitmek istemedim. O kafeye oturdum.
Gözlerime baktı.
Sen geldin. Yanlış masaya oturdun. Ben de seni kaldırmadım.
İyi ki kaldırmamışsın.
Gülümsedi.
Biliyor musun, uzun zamandır ilk defa o gün hastalığımı unuttum.
Elimi sıktı.
Sen benim hasta olduğumu bilmiyordun. Benimle şakalaştın, güldün. Hatta bütün hayatını anlattın.
Gözlerim doldu.
Leyla
Sonra yine görüştük. Ben de sana söylemeye cesaret edemedim.
Neden?
Çünkü senin yanında çok mutluydum Murat. Biraz daha öyle kalmak istedim.
Başımı eğdim. Ağladığımı görmesini istemiyordum. Elini yanağıma koydu.
Ağlama.
Ağlamıyorum.
Yalan söyleme. Gözlüğün bile yok, saklayamıyorsun.
İstemeden güldüm. O da gülümsedi.
Gömleğin güzelmiş bu arada.
Leyla, Allah aşkına...
Pantolon da olmuş.
İkimiz de güldük. Sonra uzun süre el ele oturduk.
O gün ayrılırken arkamdan seslendi.
Murat
Efendim?
Yarın gelir misin?
Gelirim.
Kahve getirme. Doktor yasakladı.
Ne getireyim?
Biraz düşündü.
Kendini getir.
Ertesi gün gittim. Sonraki gün de. Leyla bazen iyi oluyordu, bazen konuşacak hâli bile kalmıyordu. Elif'le de o günlerde yakınlaştık. Hastane koridorlarında birlikte bekledik. Bazen ona yemek götürdüm. Bazen eve gidip biraz uyuması için ısrar ettim.
Sen git kızım, dedim. Ben annenin yanındayım.
Ama Murat Bey...
Ama'sı yok. Üç gecedir doğru dürüst uyumadın.
Bir gün Elif bana baktı.
Siz de çok yoruldunuz.
Ben iyiyim.
Annem sizi çok seviyor, biliyor musunuz?
Cevap veremedim. Elif gözlerini sildi.
Babamdan sonra annemi ilk defa böyle mutlu gördüm.
Bir süre sustuk. Sonra Elif elimi tuttu.
İyi ki tanışmışsınız.
Leyla'yı iki hafta sonra kaybettik. Son gece hastanedeydim. Elif annesinin başucunda oturuyordu. Ben biraz geride bekliyordum.
Leyla gözlerini açtı. Bana baktı. Yanına gittim. Elimi tuttu. Çok yorgundu.
Murat
Buradayım.
Elif
Burada, yanında.
Gözlerini kızına çevirdi. Elif annesinin elini öptü.
Buradayım anneciğim.
Leyla bir süre ikimize baktı. Sonra güçlükle konuştu.
Birbirinizi yalnız bırakmayın, olur mu?
Elif ağlamaya başladı. Ben başımı salladım.
Bırakmayız Leyla.
Gözlerini kapattı. Biraz sonra yeniden açtı. Bana baktı.
Murat
Efendim?
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
O gömleği bir daha giyme.
Gülmeye çalıştım. Ama yapamadım. Elini öptüm.
Giymem Leyla. Söz.
O gece sabaha karşı Leyla'yı kaybettik.
Cenazeden sonra Elif'le birlikte annesinin evine gittik. Elif mutfakta kahve hazırlarken ben salondaki kitaplara bakıyordum. Leyla'nın bana hediye ettiği kitabın aynısını gördüm. Elime aldım. İlk sayfasında küçük bir not vardı.
“Elif'ime... Bir gün benimle konuşmak istediğinde bu kitabı aç. Altını çizdiğim yerleri oku. Belki o gün söylemek istediklerimi orada bulursun.”
Kitabı kapattım. Elif salona geldi. Gözleri yine doluydu.
Murat Bey, ben şimdi ne yapacağım?
Yanına oturdum.
Ne demek ne yapacağım?
Annem de gitti. Babam da yok. Ben şimdi kime gideceğim?
O an ne söyleyeceğimi bilemedim. Yirmi altı yaşında genç bir kadın karşımda çocuk gibi ağlıyordu. Elini tuttum.
Bana geleceksin kızım.
Başını kaldırdı.
Ne zaman?
Ne zaman istersen.
Gece de mi?
Gece de.
Rahatsız etmem değil mi?
Elif, bak kızım.. Ben zaten geceleri uyuyamıyorum. Hiç değilse aradığında konuşacak birini bulmuş olurum.
İstemeden gülümsedi.
Annem sizin çok konuştuğunuzu söylerdi.
Doğru söylemiş.
Biraz daha ağladı. Sonra başını omzuma koydu. Ben de saçlarını okşadım. O gün ona ne büyük sözler verdim ne de yapamayacağım şeyler söyledim. Sadece telefonumu gösterdim.
Numaram sende var. Kaybetme yeter.
Aradan aylar geçti. Elif başka şehirde yaşıyordu ama sık sık konuşuyorduk. İlk zamanlar genellikle ben arıyordum.
Kızım, nasılsın?
İyiyim Murat amca.
Yemek yedin mi?
Yedim.
Ne yedin?
Makarna.
Elif, sen üç gündür makarna yiyorsun!
Nereden biliyorsun?
Üç gündür soruyorum, üç gündür makarna diyorsun!
Gülüyordu.
Bir gün gece yarısı aradı.
Murat amca, uyuyor muydun?
Yok kızım, televizyon izliyordum.
Arabam bozuldu.
Neredesin?
Adres verdi. Bir buçuk saat uzaklıktaydı.
Sen arabayı güvenli bir yere çek. Ben geliyorum.
Yok, gerek yok. Yol yardımını aradım.
İyi, onlar da gelsin. Ben de geliyorum.
Gittiğimde yol yardım ekibi arabayla uğraşıyordu. Elif beni görünce şaşırdı.
Gerçekten geldin mi?
Yok kızım, görüntülü arıyorum. Hologramım bu!
Güldü. Sonra boynuma sarıldı.
Sen deli misin? Bu kadar yol geldin!
Senin araban bozulmuş, ben evde oturup patlıcan doğrayan adamı mı izleyeceğim?
Kahkahayı bastı. O gece arabayı servise bıraktık. Elif'i evine götürdüm. Kapının önünde bana sarıldı.
İyi ki varsın Murat amca.
Başını okşadım.
Hadi gir içeri. Sabah işin var.
Zamanla Elif'in hayatındaki her şeyden haberim olmaya başladı. İş yerinde sorun yaşadığında arıyordu. Hasta olduğunda arıyordu. Güzel bir haber aldığında da.
Bir gün heyecanla telefon etti.
Murat amca!
Efendim kızım?
Beni bölüm sorumlusu yaptılar!
Hadi be!
Gerçekten!
Aferin benim kızıma!
Telefonun diğer ucunda sustu.
Elif?
Efendim?
Ne oldu?
Sesi titredi.
Bir şey yok.
Kızım, ağlıyor musun sen?
Yok.
Elif
Babam da bana hep öyle derdi.
Bir süre ikimiz de konuşamadık. Sonra:
Murat amca
Efendim?
Sana bir şey sorabilir miyim?
Sor kızım.
Ben sana baba desem kızar mısın?
Boğazım düğümlendi. Telefonu kulağımda tutuyordum ama konuşamıyordum.
Murat amca?
Gözlerimi sildim.
Kızmam Elif.
Gerçekten mi?
Kızmam kızım.
O gün telefonu kapattıktan sonra uzun süre oturduğum yerden kalkamadım. Hayatım boyunca çocuğum olmamıştı. Kırk sekiz yaşına kadar kimse bana baba dememişti. O akşam ilk defa birinden o sözü duymuştum.
Yıllar geçti. Elif'in hayatına biri girdi. Adı Emre'ydi. Bir gün beni aradı.
Baba, sana bir şey söyleyeceğim.
Artık bana baba diyordu.
Söyle kızım.
Emre benimle evlenmek istiyor.
Bir an sustum.
Sen ne diyorsun?
Ben de istiyorum.
O zaman hayırlı olsun kızım!
Ama önce seninle tanışmasını istiyorum.
Güldüm.
Elif, adamı korkutma. Ben öyle kız istemeye gelenleri sorguya çeken babalardan değilim.
Biliyorum baba.
Gerçi mesleğini, maaşını, ailesini, sabıka kaydını bir öğrenelim...
Kahkahayı bastı.
Baba!
Şaka yapıyorum kızım. Sabıka kaydını sonra isteriz.
Emre'yle tanıştık. İyi bir gençti. Elif'i sevdiği belliydi. Bir süre sonra düğün hazırlıkları başladı. Ben de kendimi yıllar önce Selçuk'la dalga geçtiğim işlerin içinde buldum. Perde seçiyorduk. Halı bakıyorduk. Mobilya mağazalarında dolaşıyorduk.
Bir gün Selçuk aradı.
Ne yapıyorsun Murat?
Perde bakıyorum.
Adam birkaç saniye sustu. Sonra kahkahayı bastı.
Oğlum, ben sana demedim mi! Bir kahve diye başlar, perde seçerken bulursun kendini!
Ben de güldüm.
Haklı çıktın Selçuk.
Evlilik mi var yoksa?
Var.
Kim evleniyor?
Kızım.
Selçuk sustu. Sonra sesi yumuşadı.
Elif mi?
Evet.
Vay be Murat...
Vay be Selçuk.
Düğün günü geldi. Elif gelinliğini giymişti. Onu görünce bir an durdum. Ne kadar da annesine benziyordu.
Yanına gittim.
Çok güzel olmuşsun kızım.
Gülümsedi.
Gerçekten mi baba?
Gerçekten.
Ağlama ama!
Ağlamıyorum.
Baba, daha şimdiden gözlerin doldu.
Yaşlandık kızım. Gözler sulanıyor.
Güldü. Sonra çantasından küçük bir kutu çıkardı.
Sana bir şey vereceğim.
Kutuyu açtım. İçinde bir kol düğmesi vardı. Üzerine küçücük bir yazı işlenmişti.
“Babam.”
Elif gözlerime baktı.
Biliyorum, sen benim öz babam değilsin.
Elif
Dur baba, söyleyeceğim.
Elimi tuttu.
Ben babamı çok özlüyorum. Annemi de. Onların yerini kimse tutamaz, biliyorum.
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Ama annem öldükten sonra ben ne zaman düşsem sen geldin. Ne zaman hastalansam sen aradın. Arabam bozuldu, sen geldin. İşe girdim, ilk seni aradım. Üzüldüm, seni aradım. Sevindim, yine seni aradım.
Artık ben de ağlıyordum.
Baba, bugün beni nikâh masasına sen götürür müsün?
Cevap veremedim. Sadece başımı salladım. Elif boynuma sarıldı.
İyi ki benim babamsın.
O gün kızımı koluma takıp nikâh masasına götürdüm. Emre'nin elini sıktım.
Kızıma iyi bak evladım.
Emre gülümsedi.
Merak etmeyin.
Elif bana baktı. Gözleri doluydu. Ben de gülümsemeye çalıştım. Ama pek beceremedim.
Düğünden birkaç hafta sonra Elif'le birlikte Leyla'nın mezarına gittik. Elif çiçeklerini bıraktı. Bir süre annesiyle konuştu. Sonra biraz uzaklaştı. Ben mezarın başında kaldım.
Leyla'nın fotoğrafına baktım.
Merhaba Leyla.
Bir süre sustum.
Elif evlendi.
Gülümsedim.
Çok güzel bir düğün oldu. Keşke görebilseydin.
Cebimden küçük bir fotoğraf çıkardım. Elif'le nikâh masasına yürürken çekilmişti. Fotoğrafı mezar taşının yanına koydum.
Bak, kızımız ne kadar güzel olmuş.
Gözlerim doldu.
Bana baba diyor artık Leyla.
Bir süre konuşamadım. Sonra gülümsedim.
Hatırlıyor musun, o gün kafede yanlış masaya oturmuştum?
Başımı eğdim.
Ben seni tanımaya gelmemiştim ki. Başka bir kadınla buluşacaktım.
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
İyi ki o masaya oturmuşum Leyla.
Biraz daha bekledim. Sonra cebimden yıllardır sakladığım küçük kâğıdı çıkardım. Bana bıraktığı ilk nottu.
“Bu cumartesi ben gelemedim. Ama sizinle yeniden kahve içmek isterim.”
Kâğıdın kat yerleri iyice yıpranmıştı. Yavaşça açıp okudum. Sonra yeniden cebime koydum.
Bir şey daha söyleyeceğim sana.
Sesim titredi.
Elif'i hiç yalnız bırakmadım. Bundan sonra da bırakmam.
Bir süre fotoğrafına baktım.
Sen merak etme.
Ayağa kalktım. Tam dönecektim ki Elif yanıma geldi. Koluma girdi.
Hadi baba, gidelim mi?
Gidelim kızım.
Arabaya doğru yürürken Elif başını omzuma yasladı.
Baba...
Efendim?
Annem seni çok severdi.
Gözlerim doldu.
Ben de onu çok sevdim kızım.
Elif elimi sıktı.
Biliyorum.
Aradan yıllar geçti. Selçuk arada bir hâlâ takılır.
Murat, sana yine birini bulalım mı?
Selçuk, kapatıyorum telefonu.
Oğlum, sen de bir türlü akıllanmadın!
Gülüyorum. Ama bir daha kimseyle tanışmak istemedim. Leyla'yla geçirdiğim o kısa zamanı unutamadım.
Elif evlendi, kendi evini kurdu. Ama hayatımdan hiç çıkmadı. Hâlâ her fırsatta arar.
Baba, yemek yedin mi?
Yedim kızım.
Ne yedin?
Makarna.
Baba, sen üç gündür makarna yiyorsun!
Nereden biliyorsun?
Üç gündür soruyorum, üç gündür makarna diyorsun!
İkimiz de gülüyoruz. Bazen hafta sonları gelirler. Emre'yle maç izleriz. Elif mutfaktan seslenir:
Baba, kahve yapıyorum. Sade değil mi?
Sade kızım.
Emre'ninki şekerli!
Tamam kızım.
Evde üç kişinin sesi birbirine karışır. Bazen Elif'in sesini duyunca Leyla'yı hatırlarım. Özellikle güldüğünde. Aynı annesi gibi güler.
Geçenlerde yine geldiler. Akşam yemeği yedik. Biraz oturduk. Sonra kalktılar. Kapının önünde Elif boynuma sarıldı.
Kendine dikkat et baba.
Ederim kızım.
Bir şeye ihtiyacın olursa ara.
Güldüm.
Elif, ben senin babanım. Sen bana öğüt vermeye ne zaman başladın?
Yaşlandın artık, ilgilenmek lazım!
Kahkahayı bastım.
Hadi git kızım, Emre bekliyor.
Kapıdan çıkarken bir kez daha döndü.
Baba!
Efendim?
Seni seviyorum.
Gülümsedim.
Ben de seni seviyorum kızım.
Kapıyı kapattım. Salona geçtim. Leyla'nın bana hediye ettiği kitap hâlâ aynı raftaydı. Elime aldım. İlk sayfasını açtım. Yıllar önce yazdığı not duruyordu.
“Yanlış masaya oturan adama... Bazı güzel şeyler plansız olur.”
Bir süre baktım. Sonra kitabı kapattım. Telefonum çaldı. Elif'ti.
Efendim kızım?
Baba, bir şey söylemeyi unuttum!
Ne oldu?
Yarın sabah kahvaltıya geliyoruz. Emre simit alacak.
Daha yeni gittiniz kızım!
Olsun. Geliyoruz işte.
Güldüm.
Gelin bakalım.
Bir de baba...
Efendim?
Yarın o eski gömleğini giyme sakın!
Bir an sustum. Sonra kahkahayı bastım.
Elif, annen de hiç sevmezdi o gömleği.
Biliyorum baba. Bana anlatmıştı.
Telefonu kapattık. Kitabı yeniden elime aldım. Leyla'nın el yazısına baktım. Sonra usulca konuştum.
Duydun mu Leyla? Kızın da başladı gömleğime karışmaya.
Gülümsedim. Gözlerim doldu.
Sen gittin ama kızın beni hiç yalnız bırakmadı.
Kitabı yerine koydum. Mutfağa geçtim. Yarın kahvaltıya geleceklerdi. Evde yeterince çay var mı diye baktım. Dolaptan üç bardak çıkardım. Sonra bir an durdum. Dördüncü bardağı da çıkardım. Elimde tutup bir süre baktım. Leyla çayı ince belli bardakta severdi. Üstelik açık içmezdi. Hep demli isterdi. Bardağı yeniden dolaba koydum.
Sonra düşündüm. Yarın Elif gelecek. Emre gelecek. Birlikte kahvaltı yapacağız. Yine güleceğiz. Elif yine gömleğime karışacak. Ben yine söyleneceğim. Ve muhtemelen Selçuk yine arayıp bana birini bulduğunu söyleyecek.
Gülümsedim. Dört sene önce Selçuk'un telefonunu kapatmak istemiştim. İyi ki kapatmamışım. Çünkü o gün bir kadınla tanışmaya gitmiştim. Leyla'yı buldum. Onu çok sevdim. Sonra kaybettim. Ama o günlerde henüz bilmediğim bir şey vardı.
Ben kırk sekiz yaşında, yanlış masaya oturarak baba olacağımı nereden bilebilirdim ki?


YORUMLAR