gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Tıbbi Gaslighting

02 Eylül 2026, 13.35
A- A+


 Şiddetin en çok görüldüğü sektör sağlıktır. Askeriye, Emniyet gibi şiddetin zorunlu olduğu alanları saymiyoruz tabi. Sağlık emekçilerine uygulanan şiddet büyük bir sorundur. Yine aynı nedenlerle en çok mobing sağlık sektöründe görülür. Sağlık sektöründeki şiddeti amasız bir şekilde kınayıp esas değinmek istediğim konuya geçiyorum.
Hastaları tedavi etmekle yükümlü hekimlerin hastalara uyguladığı psikolojik şiddet türlerinden biridir gasligting. İlişkilerden aşinalığımız vardır muhakkak gasligthinge:
 “mağdurun kendi düşüncelerinin, gerçeklik algısının veya anılarının geçerliliğini sorgulamasına neden olan; tipik olarak kafa karışıklığına, güven ve öz saygı kaybına, kişinin duygusal veya zihinsel istikrarından emin olamamasına ve partnerine bağımlılığına yol açan, genellikle uzun bir süre boyunca kişinin psikolojik olarak manipüle edilmesi durumu” olarak tanımlanabilir.
Örnek: Sınırlarınızı çiğnerler, siz tepki verdiğinizde tepkinizi anlamak yerine abartılı bulup, manyak, dengesiz, alıngan vs şeklinde yaftalarlar. İdeolojik alanda da çokca şahit oluruz. Bazen feministlere yaparlar, bazen solculara, bazen lgbt+ bireylere, bazen hayvan hakları savunucularına...
"Seni gidi çılgın, sen mi düzeltçen dünyayı?"
Meali: Biz böyle iyiyiz, biz konfor alanımızda gayet iyiyiz.
Kapitalist-Patriyerkal düzen toplumsal alanı öyle bir kurgular ki sizi kendi gerçekliğinizden, doğrularınızdan şüphe ettirir. En sıradan eşitlik talebinizi bile ceşitli uyduruk gerekçelerle yanlışlar. Geleneksel-Muhafazakarlar için din-ahlak safsataları, modernistler icin doğal-sözde bilimsel safsatalar en kullanışlı kontrol araçlarındandır. Mesela şu:
https://www.facebook.com/share/vsmile ResmiJQHrXXPUF/
Videoda Tonguç Gündüz adında bilimsel içerikler üreten bir şahıs var. "Sosyal öğrenme" diye bir şeyi hayatında hiç duymamış mı, duymuş da işine mi gelmiyor bilmiyorum ama her boku tetesterona baĝlayıp toksik erkekliği doğalmış gibi gösteren bir zat. Yeri gelir kadınları "şuursuz alışveriş manyağı" gibi lanse eder. Yeri gelir erkeğin alkış biçimini bile hormana baĝlar. Biri de Oytun Şenol'dur. Tonguç'un bir-iki faydalı videosu olsa da Oytun bu ülkede şöhrete kavuşmuş en boş beleş ve toksik insandır. 
İşte bu gibi zırvalarla 'normal'in içine hapsediliyoruz ve her türlü değişime kapılar kapanıyor.

Terimin kökeni Gaslight (1944) filminden geliyor. Aslında film 1938 tarihli bir oyunun sinemaya uyarlanmasıdır. İki Oscar alıp büyük başarı yakalaması filmi daha popüler yaptı haliyle. Filmde, bir adam karısını delirdiğine ikna etmek için bazı planlar yapıyor. Evin gaz lambalarını karısı fark etmeden söndürür, karısına ışıkların sönmediğini söyler böylece aklını kaçırdığı ve algılarının güvenilir olmadığı konusunda karısının kafasında şüphe yaratır. Tabi öncelikle kadını yalnızlaştırır, kimseyle görüşmesine izin vermez. Adama duygusal anlamda mesafeli insanlar, arkadaşlar, komşular falan bu manipülasyonun farkına varıp kadını uyandırabilirler. 
  Tıbbi gaslightinge dönelim yine
"Tıbbi gaslighting sağlık hizmeti karşılaşmaları sırasında hastaların semptomlarını ve deneyimlerini önemsizleştirme ve ilgisiz sorunlara bağlama, meşru hasta endişelerini tamamen görmezden gelme ve hastaları kendi deneyimlerinden şüphe duymaya, inanmamaya ve sorgulamaya teşvik etme gibi ince ve görünmez yollarla kendini gösterir"

İki ay önce dibe vuran d vitamini düzeyim için FTR bölümüne gittim.Araştırma görevlisi genç kadın bir doktor vardı. Haftada 50000 doz d vitamini ve birkaç takviye daha yazdı. İkinci hafta hafif ateş ve parestezi ortaya çıktı. Bağışıklığım baskılandığı için ateşim öyle çok yükselmez, fibromiyalji nedeniyle ortaya çıkan genel ağrılar yüzünden lokal ağrıları da fark edemiyorum. Problemin nerde olduğunu hangi bölüme gitmem gerektiğini bilemiyorum haliyle. Tekrar FTR'ye randevu aldım, bu sefer başka bir uzman doktor denk geldi. "Takviyeler yapmaz", "çok kafaya takıyorsun"diyerek tahlil yapmadan yolladı. Tabi ki doktor erkekti. O kadar kafaya takıyorum ki genellikle 36,3 olan ateşim 37,5'e çıkıyor(?)
Kaldı ki bunu duymak için hastane sırası beklemeye de gerek yok. Çevrenizden rastgele birini seçip sorunlarınızı anlatmanız kafi.Tabi burda filmdeki gibi planlı bir gaslihting yok. Paula gibi yalnız kalmaya gerek yok hatta yalnız kalmak daha faydalı olabilir çünkü hemen herkes modern tıbbın fiziksel hastalıkları psikolojikleştirme olgusundan payını almıştır. Toplumsal olarak içselleştirilmiş bir kanı söz konusu. 
https://share.google/oo4nOOgNZOXtVS5SH
Mesela bende de olan mide ülserinin yıllarca "stres ve kişilik yapısı" yüzünden olduğu iddia edildi (psikolojikleştirildi). Ancak 1980'lerde bunun Helicobacter pylori adlı bir bakteriden kaynaklandığı ortaya çıktı. Keza astım da öyle.
Bu sefer romatolojiye gittim, zaten kontrol hastasıydım. Rutin tahlillerim falan yapıldı. Enfeksiyona işaret eden birkaç sonuç için doktor antibiyotik yazdı. Bunu ilk kez yaşamıyordum ama o çaresizlik hissine tekrar kapılmaktan alamıyorsun kendini. FTR uzmanına kalsa verdiği antidepresanla enfeksiyonu iyileştirmeye çalışacaktık. 
Tıp literatürü ağırlıklı olarak erkek bedenleri üzerinde yapılan araştırmalara dayanır. Kadın metabolizmasının farklılığı yeni keşfedilmeye başlandı.Mesela mefs ve long covid gibi hastalıkların kadınlarda kat kat fazla görulmesi bilim insanlarını farklı bakış açılarına sevk etti haliyle. Genellikle  "doktor anlamadı" şeklinde  bireysel algılanıyor hastalar tarafından. Halbuki  6 yıl eğitim alınan en zor uzmanlık alanlarından biridir tıp. Biri anlamadı diyelim hepsi mi öyle? Kimlik inşa süreçlerini de kapsayan çok katmanlı yapısal bir sorun bu. Doktorun bilgi eksikliği(tıbbi araştırma yetersizligi kaynaklı) nedeniyle anlayamadığı, bilimin nesnel bir açıklama bulamadığı tüm semptomlar görmezden gelinir ve hasta bunları kafasında kuruyor sanılır. Hemen her alanda olduğu gibi burda da içselleştirilmiş örtük önyargılar devreye giriyor. Farkında değiller önyargılarının çünkü hep söylediğim gibi farkındalık yoksa ayrımcılık da yoktur! Doktorlar özellikle kadın hastaların problemlerini psikolojikleştirilme eğilimindeler bu nedenle kadın hastalar erkek hastalara göre 4 yıl daha geç tanı alıyor.  
Doktor-hasta arasındaki hiyerarşi bazı grupları (yoksulluk, kadın olmak, renkli insan, cinsiyet çeşitliliği, cinsel çeşitlilik, engellilik falan) sağlığa erişim gibi en temel hak alanlarında dahi görünmez kılıyor. Doktor için "tanrının eli"derler ve tabi "kutsal meslek" dayatması... Böyle bir durumda inşa edilen kimliğin yaratacağı hiyararşiyi, kibri bir düşünün derim. Ne kadar kapsayıcı ya da eşitlikçi olabilir ki bir doktor bu şartlarda. "Bilinçli hastayı sevmiyorsunuz" dediğim doktorun "evet sevmiyoruz" demesinin altında yatan o kibir. İşin tuhafı bilinçsiz cahil hastayı da sevmiyorlar. Bu doktorun herhangi bir meslektaşnın sorunları karşısında bana göstermediği ilgi ve ehemmiyeti göstereceğinden zerre şüphem yok. Yahut statüsü yüksek, beyaz, zengin bir adam olsa mesela, bütün koşullar seferber edilir. Suriyeli fakir bir genç ise tedavisi tamamlandı gösterilerek hastane bahçesinde ölüme terkedilir. 

Yani neymiş, tedavi hakkımızın ceşitli nedenlerle engellenmesi de bir çeşit şiddet biçimidir. Özellikle bu yazıyı okuyan kadınlara sesleniyorum. Fiziksel şiyatleriniz nedeniyle başvurduğunuz doktor size tetkik yapmadan psikiyatriye yolluyorsa hasta hakları birimine başvurun ve muhakkak başka bir doktora(tercihen kadın) görünün. 



YORUMLAR

03 Eylül 2026, 01.13
Merhabalar, öncelikle geçmiş olsun.

“İki ay önce dibe vuran D vitamini düzeyim için FTR bölümüne gittim” demişsiniz. Açıkçası D vitamini eksikliği ve buna bağlı değerlendirme için dahiliye uzmanına ya da aile hekimine başvurmanız daha uygun olabilirdi. Elbette hekimin yaklaşımı ve hastanın şikâyetlerinin nasıl ele alındığı ayrı bir konu. Ancak benim asıl çekincem, yaşanan bu tür olumsuz deneyimlerin “tıbbi gaslighting” başlığı altında değerlendirilmesinin kavramı gereğinden fazla genişletmesi.

Bu konuda kendi deneyimimden de bir şey eklemek isterim. Kızım tıp fakültesini kazandığında, ikinci üniversite olarak Sağlık Yönetimi Lisans Programı”nı da okumasını önerdim. Ders seçimi ve diğer bürokratik işlemlerini takip ettim. Ertesi yıl ben de aynı bölüme başladım ve ikimiz de iki buçuk yılda bitirdik. Derslerimizden biri “Sağlık İşletmelerinde Davranış” idi. Yanlış hatırlamıyorsam bu derste, sağlık kurumlarına başvuran hastalar, hastalıkla baş etme biçimleri, stres tepkileri ve hekim-hasta ilişkisindeki tutumları üzerinden belirli davranış ve kişilik tipleri çerçevesinde ele alınıyordu. Yani hastanın yalnızca biyolojik bir vakadan ibaret olmadığı, sağlık hizmeti sürecinde psikolojik ve davranışsal boyutlarının da bulunduğu zaten sağlık bilimleri içerisinde ele alınan bir konu.

Öte yandan tıp fakültesindeki eğitim son derece yoğun ve ağırlıklı olarak tıbbi bilgi, teşhis ve tedavi üzerine kuruluyor. Hekim-hasta iletişimi, sağlık psikolojisi ve hastanın davranışsal özellikleri de eğitim sürecinin bir parçası, ancak bunların klinik bilgi karşısındaki yeri ve ağırlığı aynı değil.

Sağlık sisteminde önyargılar, hastaların şikâyetlerinin küçümsenmesi, semptomların psikolojik nedenlere bağlanması ya da güç farklılıklarının tedavi süreçlerine yansıması elbette önemli sorunlardır. Ancak iletişim biçiminin sorunlu olması, klinik bir konuda farklı düşünülmesi, hastanın yeterince önemsenmemesi veya yapısal bir ayrımcılık yaşanması ile “gaslighting” aynı şey değildir. Benim itirazım, farklı nitelikteki bu sorunların tek bir kavram altında toplanmasına. Çünkü kavramı bu kadar genişletirsek, yalnızca sağlık alanında değil, hemen her meslekte ve kurumda karşılaştığımız kötü uygulamaları benzer biçimde adlandırmak mümkün hâle gelir.

Not: Yorumlar arasındaki tartışmalar bana çok yorucu geliyor. Burada yalnızca kendi düşüncemi paylaşmak istedim. Devam ettirmezsem duyarsızlık olarak değerlendirmeyin lütfen. Saygılar.  

03 Eylül 2026, 15.35
Almanya bizi kıskaniyeeeeeeeeeeee!
Hep bunu demek isterdim, dedim şükür Allah’a. Tıbbi gaslighting olayını feminizme nasıl bağladık onu çözemedim ama ben dışarıdan tarafsız bir göz olarak (her ne kadar erkek olsam da) sağlık sektörünü yorumlayayım müsaadeniz var ise. Size taraflı demiyorum ,ben inşaatçıyım sağlık sektörüne uzağım o açıdan tarafsız :)

Misal Almanya. Kıstas neden mi Almanya mı? Bilmem valla içimden öyle geldi…
 Doktor başına düşen hasta sayısı kısmında meşhurrrr yapay zeka desteği ile rakam;
Türkiye’de bin kişiye düşen hekim sayısı yaklaşık 2,3’tür.
Almanya’da bin kişiye düşen hekim sayısı yaklaşık 4,5 ile 5,0 arasındadır.

 Yani bir doktor günlük olarak bakması gereken daha doğrusu vakit ayırması gereken hastadan daha fazlasına bakıyor ve bir hastaya teşhis- tedavi uygulayabilmesi için gerekli süreden diğer hastalara da yetişebilmek adına çalıyor. Hırsız doktor! desem (ki bu şaka) beni tava ile döverler. Sistemi eleştirsek Silivri’ye gönderirler. Ve sair ve sair

Sistem doğru olmadığı zaman çalışanın üzerindeki yük artıyor ve özellikle insan özneli işlerde sistem tökezliyor. Türkiyedeki sağlık sistemi de bu konudan dertli.(en azından dertlerinden biridir) 
Tıbbi gaslighting diye anlattığınız mevzunun özünde (ülkemiz için) sanırım bu konuda esas alınabilir. Tabi bu konuya yorumum devlet hastanesine gittiğiniz ve Türkiyede olduğunuz öngörümden kaynaklı. Çünkü özel hastanelerde sürekli bir güleryüz ve daha fazla zaman ayırma olayı mevcut. Emin olun sizin durumunuzda kan testi vs vs araya para kazanabilecekleri birçok test te ekleyebilirlerdi.

Kadın ya da erkek fark etmeksizin bir doktor yapması gerekenden daha fazla iş yükü altında ise psikolojik faktörlerde devreye girer. (Ha bu arada konudan bağımsız ara not: almanya da kadın erkek doktor oranı yaklaşık yarı yarıya iken türkiyede 60-40 oranında erkek doktor baskın! )Onun için Tıbbi gaslightingi bir kadın hastaya yaklaşım şekli olarak değil de hastaya yaklaşım şekli olarak değerlendirmek daha doğru olur diye düşünüyorum. 

doktorun bilgi eksikliği mesleki yetersizliği kısmı ise yine sistem ile alakalı durumlar. Bu sefer de eğitim sistemini konuşmamız lazım. Oradan liyakatsızlığa oradan silivriye oradan da silivriye giderim korkusunun yarattığı eleştiri hakkımızın alınması üzerinden hükümeti eleştiriye kadar gider yorum. 
Bu arada, kadın erkek anatomisinin farklı olması değişik tedavi yöntemlerinin uygulanması gerekliliği benim ilgim ve bilgim dışı durumlar. Ki asıl odak noktamız gizli mesaj bu ise diye dedim.

 Tıbbi gaslighting özetle ve dediğiniz gibi bir manipülasyondur. Bu Türkiye ve ya x ülke üzerinden konuşulan bir konu değildir ama bence yukarıda da anlattığım gibi ülkemiz şartlarından dolayı ülkemiz için tekrardan değerlendirilmesi gereken bir durum.. Ben 6 sene okudum üzerine TUS vs en az 10 sene, ömrüm okulda geçti sen kimsiniz uleyn!! diyorsa o tabi ayrı bir durum. 
almanya bizi kıskaniyeeeeeeeeeeeeeeeee dememin sebebi almanya olarak değil de genel olarak türkiyedeki sağlık sistemi (muayene hakkı olarak bahsediyorum) bir çok ülkeye göre daha iyi olması (bu gerçek)
 Misal Mozambik (bu da şaka)
Özetle Dünya genelinde en iyi ve ucuza saçı biz ekiyoruz. Nokta.

yazılarınızın çoğunu okurken aaaa ne güzel yazmış okuyorum modundan bir anda satır aralarındaki ‘’nalet girsinnnnnn erkeklereeee mafolsunlarrrr kahrolsunlarrrrr!’’ gizli mesajını görünce yorum yazmaya dahi tırsıyoru(z)m erkek olarak. 

Kontrol:
Sizli yazım? okey
Kadınlara laf söylemişmiyim? yok valla yok aman diyim
Sen yanlış biliyorsun demişmiyim veya kişisel eleştiri? Yok, düşman şeysine manyakmıyım ben
Kibar anlatım? ehhhhhhh işte olduğu kadar 
Komikliler şakalar? var biraz ama abartı yok dozunda gibi, iyi 
Tamam disturbed, az vurur çok dövmez sanırım
Tebrik ederim, teşekkür ederim
03 Eylül 2026, 17.38
Türk doktorlarına kurban olun siz. Yurtdışlarında her mecburi hastane, doktor ziyaretinden hiç de mutlu ayrılmamış biri olarak bunu söylüyorum. Hem de üşütme, küçük yaralanmalar vs. gibi basit sağlık problemlerinden ötürü gitmişimdir. Oralarda başıma önemli bir şey gelmemiş olmasından dolayı şanslıyım yani.


Kadın-erkek doktor ayrımı yaptığım tek bölüm jinekoloji olabilir. Kadınların, bu bölüm için kadın doktor tercih etmesi öngörülebilir ama ben kesin olarak erkek doktora giderim. Neden böyle sağlıksız bir ayrım yapma gereği duyduğumu düşündüm ve kadınların acı eşiğinin yüksek olması nedeniyle, daha hoyrat olabildiklerine kanaat getirdim. Belki de benim tesadüf edişlerim böyleydi. Kendi kendime gerekçelendirmiş olsam da bunun bile çok mantıklı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sen feminizm takıntından mütevellit, sağlıksız düşüncelere garkolmuşsun. Her fanatiklik düşünce akışındaki mantığı bozar malum. Hem yahu eğer ki kadın ve erkek eğitim manasında da eşit değil, e bu erkek doktorlar daha cevval olabilirler bak .dddd


Tedavi konusunda kadın ve erkeğin farklı tedavilere ihtiyaç duyduğu ama tedavinin erkek bireylerin tedavi yöntemleri üzerinden genelleştirdiğiyle ilgili bir yazı okumuştum. Çok üzerinde düşünmeye değer bulmamıştım. Her dal için geçerli olmayabilir ama spesifik durumlar için geliştirilebilir bir konu da olabilir bir yandan. 


Ayrıca doktorların psikiyatriste yönlendirmesini bu kadar hafife almamak icap eder. Sonuç olarak beynin içinde olan iletim bozuklukları doğrudan vücudu etkiler. Sebepsiz ağrılar, beyin fonksiyonları düzelince kendiliğinden geçer mesela. Bu kadar küçümsememeli psikiyatriyi. Bence doktor ne diyorsa onu yapmalı.

Tartışmaya girmeme düşüncesinde olanlardanım, onu da belirteyim.
03 Eylül 2026, 22.22
Merhaba ehl-i_kalb 
Öncelikle geçmiş olsun dileğin için teşekkürler.
 Romatoloji ve FTR'de kontrol hastasıyım. Fibromiyalji ve Eklem Hipermobilite Sendromu falan var. Araştırma hastanesi olduğu için doktorlar değişiyor, yaklaşımları da değişiyor. Mesela takviyeyi, dozu ve kullanma süresini belirleyip, süre sonunda "tekrar gel bir bakalım işe yaramış mı?" diyor doktor ki olması gereken de budur. Aile Hekimine gitmelik bir durumum yok. 
Sağlık bilimlerinde bunun eğitimi veriliyor evet. Fakat ne kadar önem atfediliyor? Mesela gaslihgting yaptığını söylediğim doktor son derece sakin, kontrollü ve soğukkanlıydı. Hatta şikayetlerimi önemsediğini düşündüğüm diğer doktorlardan çok daha nazikti. Bir sürü soru sordu, uzun uzun beni dinledi(?) Sorun doktor-hasta iletişimi değildi. Sorun nitelikli ve önyargısız dinleme becerisiyle alakalıydı. Detaylı yazmadım ama diğer doktorların aksine Fibromiyaljinin bir hastalık olmadığını falan söyledi. Tıp bilimi geleneksel anlamda "tedavi edilebilen hastalık", "doktorlara güvenen, itaat eden hasta" bağlamında hareket eder. Parsons hastalığı sadece biyolojik bir durum değil, toplumsal düzeni ve işleyişi aksatan sapkın bir davranış biçimi olarak yorumluyordu ve bu görüş tıbbi kurumların ve hekimlerin otorite kabul edildiği 50'lerde baya popülerdi. Tıp sosyolojisinin kurucularındandır, bilirsiniz belki. Zamanın ruhuyla yani 70'lerde bu paradigma yıkıldı. Sonra da Saĝlık sosyolojisine evrildi. 
O yıllarda kronik hastalıklar yeni keşfediliyordu. Hatta parsons'un 'hasta rolü' kuramının önem kaybetmesi de bununla ilintiliydi. 
Semptomlar tedavi edilemiyorsa, söz konusu kronik bir hastalıksa işte orda sistem arıza veriyor. Kronik hastalıklar iyileşmez, yönetilebilir ancak. Aslında bu çift yönlü bir sıkıntı. Geleneksel hasta tipi de bana ilaç versin, ameliyat etsin, bir şekilde iyileştirsin, diyor. Çaresiz kalan doktor, biraz da otoritesinden ödün vermemek için bilmiyoruz tedavi yok, demek yerine psikolojikleştirme yolunu seçebiliyor.  

'Gaslihgting" merriam webster sözlügünde 2022 yılının kelimesi seçildi. O yıl en çok aranan kelime olmuş. Önceki yıllara göre kat kat fazla. Gerçeğin eğilip büküldüğü, insanların sürekli olarak güvensizlik, şüphe ve dezenformasyon hissiyle baş başa kaldığı modern dünyayı en iyi özetleyen kelime olduğu için. Bir nedeni de long-covid ve post-viral hastaliklar. Covid'in uzun vadede verdiği zarar henüz araştırmalarla kanıtlanamadığından, hastalar bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayan doktorlar tarafından çok fazla gaslihgtinge maruz kaldı. Me/cfs gibi nadir görülen hastalıklıkların post-viral hastalıklar olduğu daha önce epstein-bar virüsü çalışmalarında kanıtlanmıştı. Covid de aynı şeyi yapıyordu ve bu kez kitlesel bir şekilde. Pandemiden sonra nadir görülen bu hastalıklarda patlama yaşandı. Güncel verilere göre Sadece ABD'de resmi rakam 4 milyon fakat tahminen 18 milyondan fazla kişide olduğu düşünülüyor ve kadınlarda erkeklere oranla 4 kat fazla görülüyor. Tahmin edin bakalım Türkiye'de kaç vaka var? Yok, sayıya ulaşamıyorum çünkü Türkiye'de bu veriyi toplayan merkezi bir resmi kayıt sistemi veya istatistik yok. Bu konuda ihtisas yapanların tahmini 400 bin vaka olduğu yönünde. 400 bin kişi ne hastası olduğunu bilmeden dahiliye, ftr koridorlarını turlayıp psikiyatride alıyor soluğu muhtemelen. Yahut düşük yaşam kalitesiyle hayatlarına devam ediyorlar.

Doktorlar İstedikleri tetkikler için sürekli hesap vermek zorundalar. Kısıtlı süre ve hesap verme baskısı altında doktorun önyargılarına başvurma olasılığı da artıyor. Yapısal problem derken gaslightingle aynı anlamda kullanmadım. Hastaya uygulanan şiddetin tıpkı sağlık emekçilerine uygulanan şiddet gibi çok katmanlı yapısal bir sorun oduğunu dile getirdim. Sağlık okur-yazarlığından tutun da mekan inşasına kadar hepsi insan ilişkilerine tesir edebilen katmanlar.
Gaslighting her sektörde görülüyor zaten. Ben kronik hasta olduğum için bu gönderide kendi deneyimimden yola çıkarak tıbbi gaslightingi anlattım. 

Bu arada kızınızla birlikte akademiye dönmeniz çok hoş. Üniversitede yahut dışında "yaşam boyu öğrenme" faaliyetleri çok kıymetli.
Sizin de konuyla ilgili olduğunuzu görünce biraz detaylı ve uzun yazdım. 
Kesinlikle yanlış anlamam. Tartışmayı severim ama ille de tartışayım, ikna edeyim anlamında değil. Asgari müşterekler çerçevesinde herkes söyleyeceğini söyler, üzerine düşünülür. Yorum için teşekkürler.

Disturbed
Gaslighting psikolojik bir terimdir evet ama toplumsal güç dengeleri ve narsisistik eğilimler nedeniyle erkeklerin fail, kadınların ise kurban olma olasılığı daha yüksektir. İstatistiki olarak 3 erkek narsiste 1 kadın narsisist düşüyor. 
Tarih boyunca kadınların haklı tepkileri "aşırı duygusal", "histerik" veya "delice" olarak nitelendirilmiştir. Feminist analizler, bu toplumsal refleksin aslında kitlesel bir gaslighting örneği olduğunu söylüyor. "Histeri"nin tarihine bir bakın derim. Yazıda belirttiğim gibi kadın hastaların şikayetleri doktorlar tarafından daha fazla psikolojikleştirilme eğiliminde. Kadınların deneyimleri konusunda daha duygusal ve dramatik olduklarına dair kalıplaşmış algılar var. Bu nedenle kadınlar erkeklere oranla daha geç tanı alıyorlar. Mesela bir Endometriozis hastasının doğru tanıya ulaşması ortalama 7 ila 10 yıl sürebiliyor.
Peki şimdi gaslightingin feminizmle bağlantılı olması kadar doğal ne olabilir? Kadın-erkek eşitsizliği olan her meseleyi feminist perspektiften açıklayabiliriz.
Ülke karşılaştırmalarına gelirsek. Gaslighting hemen her ülkede görülse de toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve diğer eşitsizlikler hakkında farkındalık sahibi olunan toplumlarda daha yüksek oranda karşılık bulur. Çünkü görünürlük artıyor. 
Gaslighting İngilizce konuşulan coğrafyalarda gündelik yaşamın bir parçası oldu. Ben ablama bu kavramdan bahsetsem "o ne" deyip suratıma bakar aval aval. İyi kötü üni bitirmiş bir kadın bu, eğitim seviyesi düştükçe durum daha vahim oluyor haliyle. Tr'de ilkokul mezunu bir hanımefendi gasligtinge maruz kalsa da o bunu gaslighting olarak değil "doktor anlamadı" şeklinde yorumlar. Yahut kendi deneyiminden şüphe eder ve bunu içselleştirir. Yazıda verdiğim karikatür bunun bir temsilidir. 
Yani evet muayene süresi kısıtlılığı argümanı nedenlerden biri olsa da tek başına açıklayamaz nedenini. Kadınlara karşı önyargılı geleneksel bakış açısına sahip bir doktorla günlerce konuşsan da değişen bir şey olmaz.
Bazen çok yalnız hissediyorum, reddit'teki yorumları okuyorum, çoğu yabancı. Tıpkı benim yaşadıklarımı yaşamışlar. Özellikle erkek doktorların yaklaşımlarından şikayetçiler. Çoğu hasta, kadın doktorlar sayesinde teşhis alabilmiş. Bazıları hiç teşhis alamamış. Ha geleneksel tıbbi yaklaşımı benimsemiş eski kafa kadın doktorlar da var tabi, biri benim gastroenteroloğumdu. Ne sorsam "psikolojik" ve "stresten" deyince, "iyi kapatın bu bölümleri, hepimiz psikiyatriye gidelim o zaman" dedim. Nasıl bozulduysa artık, çocuk gibi davranıp yapmayı düşündüğü tetkiki yapmaktan vazgeçti, psikiyatrik ilaç verip başından savdı beni. Acaba kimin ihtiyacı vardı psikiyatriye?:)
Ben zaten bunu bildiğimden gidesim gelmiyor ama romatoloğum daha yenilikçi perspektiften bakıyor ve konsültasyon için diğer bölümlere yolluyor. Nşa'da doktorlarıma karşı oldukça itaatkarımdır. Bu sefer gene yolladı, hadi hayırlısı.

Tıbbi hizmete gelirsek... Avrupa o kadar da muhteşem bir yer değil bu açıdan. Yüksek ateşle yahut şiddetli ağrılarla saatlerce acilde bekleyebilirsiniz mesela. Kan kaybından ölmüyorsan dönüp tarafına bakmayabilirler. Çalışanların yükünü artırmamak için öncelik sırasına göre bakıyorlar. Orda hasta olmamak esastır. Toplum sağlığı, sağlık okur-yazarlığı konularında arkalarından nal toplarız o da ayrı konu. 

Özele girmeyelim ya. Biz hastalandıkça para kazanan bir sektör. Bu çelişkiyi düşündükçe moralim bozuluyor. "Tüketici hasta" diye kavram var. Zaten benim param yetmioor oralara, bizim valide "özelse iyidir" diye sayıklayıp durduğu için onu orda ameliyat ettirmiştik birkaç kez, gayet de memnun kaldı. İnsan o kadar para verince mecbur memnun oluyor galiba:)
Yorum için teşekkürler

Cezbe
Avrupa'daki sağlık sistemini Disturbed'e yazdığım yorumda açtım, neler yaşadığını az çok tahmin edebiliyorum. Tr bu anlamda özellikle ABD'den daha iyi durumda. Sağlık sigortan yoksa bittin.
Türkiyeye gelirsek burda da doktorlar sistemin devamı için iktidar tarafından "kutsal meslek" adı altında kurban ediliyor. Sağlık emekçilerinin çalışma koşulları berbat, hasta yükü çok fazla, düşük ücret, üstlerinden mobing görüyorlar , hasta ve yakınlarının uyguladığı şiddete maruz kalıyorlar. Övdüğün sağlık çalışanlarının durumu bu. 

Bu arada yazıyı gerçekten okudun mu bilmiyorum ama hafif ateş, titreme, iğne batma hissi gibi belirtilere psikolojik dedi doktor. Romatolojideki tetkiklerde enfeksiyon olduğu ortaya çıktı. Sana kalsa doktora itaat edip antidepresanla enfeksiyon tedavi etmeliydim öyle mi? Tam tersinin daha fazla olabildiğini biliyor muydun? Bize yıllarca kitap okuyun alzaymır olmazzsınız dediler. Son çalışmalar Alzaymırın diabet ve kalp damar kaynaklı olduğunu gösteriyor
Sızıntılı baĝırsak sendromu diye bir hastalık var mesela. Bağırsaktaki sızıntılardan beyne giden molekküler beyin bariyerini geçip bazı ruh hastalıklarına neden olabiliyor. Senin yaklaşımına kalsa diabeti ve sindirim sistemini tedavi etmeden daya psikiyatrik ve nörolojik ilaçları. 
 Ayrıca gerektiğinde psikiyatrik yardım alınmasın dedim de benim mi haberim yok? Antidepresan kullanan bipolar bir arkadaşım var, ara ara konuşuruz. Erkek olduğu için bu konuda yargılanabiliyor, hatta bazı gerzekler "prenses erkek" yaftası yapıştırıyor. Psikiyatrik tedavi sürecinde daima destek oldum ona. 

Sağlıksız dediğin fikirlerimi çürütecek tek argümanın yok, mantıktan bahsediyorsun. Feminist fanatik he, öyle mi? Come on! Benim ideolojimi yargılamak sana mı kaldı? Ben de senin bakış açına "muhafazakar fanatiklik" mi diyeyim? Yok ben yapmayayım ya. Erkek doktor tercih edersin demek ok. Tamam da, "pick me girl" olmak yormuyor mu sahi? Ad hominem öyle olmaz böyle olur. Gel tokatı çak sonra da 'tirtişmik istimiyirim" Oldu canım başka?.:D
 Sakın Frances gibi "how dare you" diye başlama. Sen cüret edersen ben de ederim, bilirsin. 
https://youtu.be/JMB3ijpYsF8?si=37HBKgG6RIbnobq5

Yorum icin teşekkürler 



04 Eylül 2026, 01.21
Disturbed
"yazılarınızın çoğunu okurken aaaa ne güzel yazmış okuyorum modundan bir anda satır aralarındaki ‘’nalet girsinnnnnn erkeklereeee mafolsunlarrrr kahrolsunlarrrrr!’’ gizli mesajını görünce yorum yazmaya dahi tırsıyoru(z)m erkek olarak."

Bak ben bunu görmedim ya. Hani nerde demişim onu? Lütfen bunu yazdığım yahut ima ettiğim kısmı kopyalar mısın
Ha erkek doktorların kadın hastaların şikayetlerini ciddiye almaması iddiası yüzündense
bu kapıdan buyrun.=>
https://endoexcisionforall.org/patient-resources/women-dismissed-healthcare
Vakit varsa bir de burdan=>
https://www.google.com/amp/s/www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60022058.amp

Adabıyla yazanı ona göre aĝırlıyoruz. Sınırlarım ihlal edilmezse karşımdakinin sınırlarına saygı duyarım. Ad hominem, hakaret, küfür vs kullanmıyorum, kimsenin kişiliğine, kimliğine saldırmam. Yani bunlar bana yapılmadıkça yapmam. Yoksa tokat atana önür yanağını çevirecek biri değilim. Ekşın isteyene alasını veririm. Söylemediğim şeyleri söylemişim gibi lanse edilmesinden de hoşlanmam. En fazla "burda ne demek istedin, bunu mu kastettin" diye sorarsınız, gocunmadan açıklarım. Korkacak bir şey yok yani.  Patriyarkal sisteme yönelik eleştirilerim de bir zahmet kişilleştirilmesin. Eril tahakküm erkeklere bazı ayrıcalıklar verse de bazı konularda onların da mağdur edildiğini düşünüyorum. Zorunlu askerlik, güçlü erkek dayatması nedeniyle psikolojik yardım alamamaları. çocukluktan itibaren duygularını ifade etmelerine, ağlamalarına izin verilmemesi, eşitlikçi ve duyarlı erkeklere yapıştırılan "prenses erkek", "meriç" vs yaftaları, sürekli "erkeklik ispatı" beklentisi, vs gider...

 Argümanlarımı sunuyorum, kanıtlarla çürütebilirsiniz pekala. Belki yanlış düşünüyorum, belki yanlış bilgilendim, doğru yolu gösterecek belgeleri getirin aydınlanayım:)
Ayrıca niye kahrolsunlar diyeyim yahu? Bir sürü tatlış arkadaşım var erkek, hepsini de çok severim. Ha ayrcalıklarından vazgeçmeyen, kadınları, çocukları ezen erkekler de bir zahmet maffolsun yani. Ona da itiraz etmezsiniz heralde.

04 Eylül 2026, 18.38
Elimde Çekirdek yorumları okuyorum, dediklerine katılıyorum Bilge Güneş. TR‘de paran varsa yaşarsın. Param olmasaydı şimdiye kadar çoktan ölmüştüm. Kimse bana aksini söylemesin. 
Sırf ekstra para kazansınlar diye gereksiz ameliyatlar mı tavsiye edilmedi? 

Öyle ufak tefek rahatsızlıklarla anlaşılmaz ciddi rahatsızlıklarda mesela ben kanser atlattım öyle şeyler yaşadım ki bir ben bilirim bir de Allah. Kendimi mal gibi hissettiğim çok zaman oldu. Daha fazla para kazanmak için gerek gereksiz bir çok şey önerildi. Her zaman en az 3-4 uzman tavsiyesi olmadan karar verilmemesi taraftarıyım.

Şu an nefes alıyorsam, hayattaysam etik anlayışı yüksek işinin ehli hekimlere borçluyum. Ne yazık ki hipokrat yeminini ve mesleğini doğru kullanan hekim sayısı şu an ülkemizde oldukça az… 

Devlet hastanelerinin durumuna hiç değinmiyorum bile… 


Sırf eleştirmek için eleştiren köhne zihniyetlerin yorumlarına kaale almıyorum bile. Bilinçli olun araştırın ve her zaman aklınızdaki soruları hekimlerininize danışın.



05 Eylül 2026, 23.01
Buzlar Kraliçesi
Hayat senin için de zormuş. Seni o kadar iyi anlıyorum ki, Devlet Hastanelerindeki sorunlar başka özel hastanelerdeki başka. Özelde kadın-erkek,  etnisite vs diye bakmazlar zaten, hepimiz birer müşteriyiz onlar için. Meslek etiğine sadık kalan doktorları tenzih ederim tabi ki. Kilit nokta da bu zaten "meslek etiği" nerde olursan ol mesleki ilkelerden ödün vermemeyi sağlar. 

Bir de çevremizdekilerle uğraşıyoruz. Başına geldi mi bilmiyorum ama olumlu düşünerek hastalıkları yenebileceĝini sanan pozitiflik delisi pıtırcıklar var.  "Kelle paça iç, sarımsak ye" diyenlerle başa baş giderler. "Stresten uzak dur diabetin iyileşsin!" O çukulatalı pastayı keyifle ve kahkaha ile yiyip de acilde alıyorlar soluğu zaten. "Toksik pozitiflik" diyorlar, özetle "hayatın ti..liyor ama sen yine de gülümse". İnsanlar ne acısını yaşayabiliyor, ne yas tutabiliyor bunlar yüzünden. Dertleşmek imkansız zaten. Konuşmaya ihtiyacın var ama konuştuğun anda sana pozitif olmanı, pozitif olursan her şeyin çözüleceğini telkin eden saftirikler var. İzole ediyorsun kendini ve iyice batağa saplanıyorsun.

Geçen günlerde blogunu ve nikini görünce alışkanlık işte, yüzümde bir gülümsemeyle hemen eski yazılarına ve yorumlara daldım. Saatlerce de çıkamadım. Ne fark ettim biliyor musun? Bu blogda galiba en çok sana yorum yazmışım. Bazı yorumlarım da berbatmış. İyi tahammül etmişsin bana.:) 
Bunu geç gelen bir öz eleştiri olarak kabul et lütfen.
Çok geçmiş olsun. Seni tekrar görmek çok güzel. Yorumun için teşekkürler.


Bu vesile ile onceki yorumlara cevaben bir iki şey daha yazayım.
Fanatikliğin pek çok özelliğinden bir tanesini aktarayım.
 Alternatif Görüşlere ve Eleştiriye Tahammülsüzlük
1.Hoşgörüsüzlük: Farklı inanç, fikir veya yaşam tarzlarına karşı derin bir öfke ve düşmanlık beslenir. "Feministlerden nefret ediyorum" diyen insanlar var burda. Lgbt'ye sapık diyenler var. Alın size fanatimlik örnekleri. 
2.Saldırganlık: Karşıt görüşler mantıklı argümanlarla çürütülmek yerine, hakaret, aşağılama veya doğrudan şiddetle bastırılmaya çalışılır. 
Asıl fanatizm muhafazakar sistemlere aittir çünkü sorgulanamıyorlar.
Ben bunları ciddi biçimde nerde ve ne zaman yaptım mesela?
Fikirlerim bilime ve hemen her toplumda gözlenebilen olgulara dayanıyor. 
Dünya sağlık örgütünün pek çok çelişkisi vardır ama kadınların sağlık hizmeti alırken maruz kaldığı ayrımcılıkları o bile her fırsatta gündemine taşıyor. Çünkü elinde veriler var. Onu da mı ben getireyim önünüze. Yahu "bu kadın ne saçmalıyor iddialarının gerçeklik payı var mı?" deyip de bir kez araştırma yaptınız mı? Yapmadınız tabi. Mesnetsizce yazıp gidiyoruz. Yine de fanatik ve mantıksız ben oluyoyorum(?).Eyvallah :)
Feminizm bireysel hak ve özgürler ekseninde gelişmiş ideolojilerden biridir. Patriyarkanın olduğu her alanda vardır, olacaktır. Bir iki radikal olay dışında bir vukuatı da olmamıştır. Sufrajetler bomba koyarken bile genellikle boş binaları seçmişler. Bugün o da kalmadı. Marjinal feministler güce tapınanların savunduğu militarizme ve otoriteye karşı sembolik eylemler yaparlar mesela. "Benim çıkarlarım için git savaş ve öl" diyen insanlardan korkulmuyor da, eşitlik ve adaleti savunan benim gibilerden korkuluyor. Dünyada her gün yüzlerce kadın en yakınları tarafından (kocası, sevgilisi babası, abisi) tarafından öldürülüyor. Ama siz, eşitlikçi eğitim modellerine ve caydırıcı yasalara vurgu yapanlardan korkuyorsunuz. Korktuğunuz ben değilim. İçine doğduğunuz zihniyetin yarattığı zihinsel ve her türlü konforun ortadan kalkması. Değişimden korkuyorsunuz. Yahut feminizmin f'sini bile bilmiyorsunuz.
06 Eylül 2026, 11.21
Merhaba Bilgegunes, Başka bir blogunda kadın-erkek eşitsizliği konusundaki fikrimi söylemiştim. Sana hak vermekle birlikte, yapısal bir sorun olduğunu düşündüğümden bahsettim.
Sağlık sistemindeki problemler de aynı yapısal sorunun bir başka sonucu bana göre. Ben iyice emin oldum, insan tam ''olamamış'' çok sorunlu bir mekanizma. Ama şu olmuş;  İçinde bulunduğu sistem ne kadar çarpık da olsa, hemen o sisteme entegre olabilyor. 
En temel sebeplerden biri de empati yoksunluğu. Doktorlar özelinden bakarsak, muhtemelen hepsi, tıp fakültesine büyük ideallerle giriyorlar. Zamanla karşılaştıkları sistemsel sorunlar ve kişisel arazları yüzünden de işte bir kısmında ne ideal kalıyor ne de etik. Araziye uymak konusunda hiçbir hayvan, insan kadar yetenekli değil.
Kişisel tatminin en yüksek olduğu mesleğin doktorluk olduğunu hep duyardım, zaman içinde bunun ego tatminine dönmesi, bu yanlış işleyen çarkın insanı nasıl dönüştürdüğünün en büyük kanıtı.
Sistem hep güçlüyü besledikçe, sistemin içindekiler de o arazi sınırlarında  kalmak için kendi felsefelerine ihanet etmeye devam edecek. 
İçlerinde insani damarı kuvvetli olup, çarka takılmayanlar da yok değil elbette. Onlar da umudumuzu diri tutan taraf. 
Çok geçmiş olsun. Yaşadıkların hiç kolay şeyler değil. Benzer durumları, annemin yıllarca süren ve hâla devam eden sağlık sorunlarında biz de çokça yaşadık,  gözlemledik.
Öte yandan, dediğim gibi umut ve şifa veren doktorlar da tanıdık. 
O doktorların sayısının artmasını diliyorum.








06 Eylül 2026, 14.57
Merhaba Hityy,
Tabi ki öyle, yorumlarda da bahsettiğim gibi meslek etiğine önem veren, yeni tibbi perspektiften bakan pek çok doktor var, Umarım daha da artarlar. Mesela birine bizzat denk geldim. O kısıtlı zamanda benle son araştırmaları tartıştı. Okuduğum makalenin ismini falan sordu adam. FDA'nın güncel raporunu paylaştı. Biliyorsun 20 yıl önce kullanma güvencesi verilip piyasaya sürülen bir ilaç bugün yararından fazla zararı oldugu için piyasadan çekilebiliyor. Hiç beklemediğim bir yaklaşım olduğu için şaşırdım. "Google ukalası" derler korkusuna bir sormaya korkuyorum doktorlara, bilseydim kaynakları kayıt ederdim:) O böyle yapınca hem doktora, hem ilaca duyduğum güven arttı. Özellikle araştırma görevlileri, öğrenme sürecinde olduklarından daha şüpheci, açık fikirli oluyorlar. Yukarda da değindiğim gibi eski kafa tıpçılar mutlak otorite olarak hastayı nesneleştiriyorlar maalesef.
"Başka bir blogunda kadın-erkek eşitsizliği konusundaki fikrimi söylemiştim. Sana hak vermekle birlikte, yapısal bir sorun olduğunu düşündüğümden bahsettim."
Bunu anlamadım, mazur gör lütfen. Kadın-erkek eşitsizliğinin yapısal bir sorun olmadığını mı söylüyor bu ifade? Kadın-erkek eşitsizliği de yapısal bir sorundur,. Bireysel hatalarla, tercihlerle ilgili değildir.
Şikayetlerimi psikolojikleştiren doktorun kişisel olarak bana husumeti yoktu haliyle. Eşitliksiz toplumsal normların, muhafazakar tibbi perspektifin bir temsilcisiydi.
Bunun dışında söylediğin her şeye katılıyorum. Yorum icin teşekkürler.
06 Eylül 2026, 20.23
Bilgegunes, haklısın yorumumda fikrimi belki karmaşık ifade ettim
Tabii ki kadın-erkek eşitsiliği de tıp dünyasındaki gibi yapısal bir sorun. Bireylere, tercihlere ingirgenmemeli
Burada bahsettiğim şeyi, senin ''nafaka' bloguna yazdığım cümle ile açıklayayım ,  temel sorunun otokrasi hayaletinin üzerine giydirilmiş, sözde demokratik yönetim elbisesi olduğunu düşündüğümden bahsettim ve çözümün de tabandan gelen, sınıfsal bir mücadele ile ilgili olduğunu savundum.
yani benim zihnimdeki çözüm,   toplumun ekonomik ve sınıfsal düzeniyle mümkün. 
Bu çarpıklığın kitlelere yansıması da, yazında bahsettiğin şekilde oluyor. İnsan bozuk sisteme çabuk entegre olan bir varlık ve  sistemin içine işleyerek kemikleşmiş bir düzene katkı sağlıyor. 
Ama bu değiştirilemez değil. O olamamış mekanizmayı (toplumsal evrimini tamamlayamamış) dönüştürmek de mümkün. Evet hiç kolay olmayacak ama neyi kolay elde ettik ki.  Cesaret edemedikçe insanı da kendi içindeki eksiklikten kurtaramayacağız. Temeldeki sömürü iskeletini kırmadıkça, sistemin ürettiği hiçbir sorun da ortadan kalkmayacak. Çözüm sistemin dayattığı arazinin dışına çıkmak. 
işte Tıp fakültesine giren gençler de, ileride dönüşeceği kişi olmayı hayal etmiyorlardı fakat performans sistemi, hiyerarşik düzen vs zamanla onları öğütüyor
yazında bahsettiğin muhafazakar yaklaşım, kadın hastayı küçümseyen tavır bu yapının içinde var oluyor, ilk bakışta 'psikolojik' deme cüretini gösteriyor
Yani, yapısal dediğimiz ataerki ve muhafazakar normlar,  bahsettiğim o sınıfsal-ekonomik iskeletin üzerinde tıkır tıkır işliyor. Ortak mücadelemiz bu çarkları tamamen kırmak üzerine olmalı. 'olamamış' ı oldurmak da gene o ortak iradeyi yeşertmekle başlayacak.
Umutla ve dayanışmayla








07 Eylül 2026, 11.14
Yorumunu okuyunca yüzümde gülümseme oluştu. Hoş buldum çok teşekkür ederim. 

Aslına bakarsan bir nevi o pozitiflik delisi pıtırcıklardan biri benim:)) hep moralimi yüksek tutmaya çalışıp kendimi tiye aldım. Hiç olmamış gibi yaşamak beni motive etti. Yeri geldi terör estirdim ama hep kendimleydi savaşım. Dışarıya kulaklarımı tıkadım. Senin duyduklarının benzeri (ben onlara herbokolog diyorum) hep bir yardımcı olma isteğiyle saçma fikirlerini dayatırcasına anlatanlar çıkıyordu. Ya da seni motive etme amaçlı yaşadığın durumu önemsizleştirip ‘aman artık ondan ölen yok, herkes iyileşiyor’ benzeri yorumlara denk geldim. Mesela bir arkadaşım vardı, kuaför saçından bir parmak fazla kesse kıyameti koparır ama senin olası organ kaybın için aman ne olacak estetik ilerledi tekrar yaptırırsın diyiverdi. Sanki derdim estetikmiş gibi…

Hani bir fıkra var; Nasrettin Hocaya geçmiş olsuna gitmişler. Demiş ki: bana damdan düşeni getir halimden bir o anlar. Yeri gelir o bile anlamaz. Sen g*tünün üstüne düşmüşsündür, öbürü kafa üstü :))


Zamanla takmama sanatının usta oyuncularından oldum . Öz eleştirine gelecek olursam her zaman dozunda eleştirilerin vardı. Gelen bütün yorumları keyifle okurdum. Kimse benimle aynı fikri savunmak zorunda değil. Aksi yorumlar farklı perspektifler açar. Tabi ki şahsa hakaret, aşağılama olmadıkça. Sende bunu hiç yapmadın. 

Kimseyle tartışmaya da hiç girmedim. Güzel hatırlanmak hayattaki düsturum. Kazananı olmayacak savaşlar hep saçma gelmiştir. O yüzden de hep kulaklarımı tıkadım. Ne güzel dertleşmiş olduk blogun sayesinde. Sana da çok geçmiş olsun. Seni de burada görmek çok güzel smile Resmi


08 Eylül 2026, 08.35
Hityy
Zihniyet, yani patriyarka ideolojiden daha derinlerde konumlanır. İdeolojinin değişmesi yahut sosyal refah zihniyetin değişeceği anlamına gelmiyor. Devrim yahut ekonomik refah her sorunu çözemez. Sınıfsal devrim tamamlanınca toplumsal cinsiyet eşitsizliği otomatik olarak ortadan kalkmıyor. Bilakis bazen de ideolojik körlük ortaya çıkabiliyor. Sistemi muhafaza edebilmek adına veriler manipüle edilebiliyor. 
En basitinden Küba'da 70'lerde kazanılmış onca haktan sonra bugün kadın istihdamı %30'larda. Ekonomik kriz, ambargo ok. Erkek istihdamı %60 olunca ok değil ama hadi ok diyelim. Çocuk gebeliklerini yani istismarı(15 yaş altı doğum yapan kız çocuklarının partnerlerinin büyük bir kısmının reşit ve yetişkin erkekler) ve kadın cinayetlerinin yüksek düzeyde oluşunu nasıl açıklayacağız sahi? Kadın örgütleri de yasaklı yahut baskı altında. 
Lenin döneminde kadınlar yoldaşken, Stalin döneminde "yoldaşları doğuran anne" rolüne geriledi, lgbt tekrar yasaklandı ve kimse Stalin solcu değildir, demez. Hani eşitlik? Stalin'in mizojin afişleriyle Hitler'inkileri ayırt edemiyorum. İki dönem de sınıfsal anlamda soldadır fakat Lenin dönemi her anlamda kadın hakları, lgbt, etnik hak alanları bakımından daha eşitlikçidir. 1917'den bu yana yüz yıl geçti. Rusya kadın cinayetlerinde Avrupa Kıtasında zirvede.  
Putin de tıpkıTrump gibi mizojin toksik liderler arasındadır.
Dünyanın en düşük gelir adaletsizliği oranlarına sahip Kuzey Avrupa, kadına şiddetin yoğun görüldüğü bir coğrafyadır. Kadın istihdamının yüksek oranda olması kadınları ekonomik bağımsızlık ve toksik ilişkilere maruz kalmaktan kurtarıyor. Partnerden ayrılma ve boşanma oranı artıyor ki kadına şiddet en çok bu dönemlerde görülüyor. Erkekler kadınların bağımsızlığını sindiremiyor. Yüksek farkındalık seviyesi nedeniyle siddet ve tecavüz daha çok rapor ediliyor. Bu coğrafya'da şiddet daha fazla olduğundan değil yani görünürlüğü arttığı için böyle sonuçlar çıkıyor. Buna "İskandinav Paradoksu" deniyor. 
Farkındalık yoksa eşitsizlik de yoktur. 

 Her toplumsal problemin kendine has kavramları ve çözüm yolları vardır. Sosyal bilimler bugünkü biçimiyle büyük hikayelerle uğraşmaz, bilakis problem ne kadar spesifikse çözümü o oranda kolaylaşır. Sınıfsal eşitsizliklerin bile yeni biçimleri var artık. Sanayi toplumundaki gibi sadece gelir, mülkiyet üzerinden ölçülmüyor, ona ek olarak kültürel ve sembolik eşitsizlikler de tanımlandı. Eşitsizlik; eğitim, teknolojiye erişim (dijital uçurum) ve tüketim kalıpları vs üzerinden yeniden üretiliyor. Nasıl ki sınıfsal ve ekonomik eşitsizlikler dediĝimizde çözümü marxism, neomarxism'de yahut sosyal demokrasi'de arıyorsak kadın-erkek eşitliği için de feminizme ve toplumsal cinsiyet eşitliği kuramlarına bakmak zorundayız. 
Bu arada bir yanlış anlaşılma olmasın ben de sendenim. Sol bir devrim olsa ilk ben desteklerim ama bu coğrafyada(zihniyette) sol iktidara gelirse ilk beni sallandırır ipte o da ayrı bir konu:)

Uzun yıllar sağlık sorunları yaşamak insanı yıpratır. Psikolojiye meraklı biri olarak bu alanda derinleşmeye çalıştığım için ihtiyaç duymadım ama hasta psikolojisi odaklı hasta terapi-destek grupları falan var. Psikolojiyi hastalığın nedeni olarak görmek değil tabi bu. Hastalık sonucu ortaya çıkan korku, kaygı, öfke ve kabullenme gibi zihinsel ve duygusal tepkileri yönetmek için faydası olabilir. Sen belki biliyorsundur ama bilmeyenler varsa not düşeyim istedim. Çok geçmiş olsun, annene sevdikleriyle sağlıklı uzun bir hayat diliyorum. 
Ve evet, dayanışma yaşatır!

Buzlar Kraliçesi
Ya çok özür... Bu ağır hastalıkla mücadele ederken yaşadığın onca şeye rağmen olumlu düşünebilmen çok güzel. Hatta hayranlık verici bir özellik ama herkes buna sahip olamayabiliyor. Ben alaycılığımla kurtarıyorum biraz. Aslında bizi dinlemeyen, bizimle empati kuramayan, hastanın gerçekliğinden kopuk insanlara gönderme yapmıştım. 
 Tıpkı senin verdiğin örnekler gibi. Seni yargılamadan dinleyip, elini tutmak ne kadar zor olabilir ki? Umutsuzluğa kapılıp mücadeleden vazgeçersen, yola devam etmen için gereken motivasyonu ve desteği vermeye sıra gelince sevenlerimiz hariç çoğu insan kaybolur ortalıktan. Anca akıl versinler! Sen bunu yaşayan kişi olarak sınırları zorlayıp, tüm çareleri zaten aramışsındır. Salak olmadığımı anlatmaya çalışmak hastalık kadar yorucu oluyor bazen. 

Pek çok konuda değiştim ama akım derken bokum deme özelliğim sabit kaldı galiba.  Gaf kariyerimin temsili ektedir. Tekrar özür diliyorum, tek istediğim vazoyu kırmaktı -_-
https://x.com/RealEOC/statussmile Resmi68586107891699712

Bana da iyi geldi sohbet. Okuyanlar varsa umarım onlara da farklı bakış açıları kazandırmak adına faydası olmuştur.
08 Eylül 2026, 13.42
Bilgegunes, Senin iki blogunda da (konu da müsait olunca) sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp durduğumu farkettim komünist manifesto gibi. kendimden sıkıldım yahu :)
Ama işte tutamıyorum kendimi, bu son kafa ütülemem dedikçe yenisi geliyor. Bu sefer kesin son:

"Dünyanın en düşük gelir adaletsizliği oranlarına sahip Kuzey Avrupa'' cümlen zaten konuyu sebep-sonuç olarak açıklıyor. Aklıma Max'ın(of yine yaptım)  o meşhur hatırlatması geldi  ‘Anlatılan senin hikayendir!’ Bu sözü ederken, geleceği parlak, refah düzeyi yüksek ülkelere bakmıyordu. Aksine sömürü düzenindeki ülkeleri işaret ederek öngörüde bulunuyordu. Kapitalizmin evrensel yasalarında bunun tam tersi olır;  şiddeti ve sömürüyü perçinleyerek kendi geleceğini gösterir. 
Kuzey Avrupa örneğinin bize çok şey anlatması gerekiyor. Bahsedip durduğum bu temel şartlar sağlanmadıkça, kadının konuya bir ''canlı manken' gibi hatta bana kalırsa kalkan gibi konumlandırılması meseleyi çözmüyor, katmerlendiriyor. Öyle olmasa neden zaten adına ''paradoks'' densin ki. 
O karanlık sömürü düzeninin içine az biraz pembe renk katınca temelde çarkın kapitalizm olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Küba'daki durdurulamaz gerilemeyi de, kadın hak istihdamındaki düşüşü de gene çook basit bir sebebe bağlıyorum, bil bakalım ne:)) elbette ki aynı sebep, kapitalist dünyanın dayattıkları, yanii en başta vahşi ambargolar. Bu tür kuşatma altındaki ülkeler doğal bir refleks ile en zayıf halkalarını feda eder. 
Bu ideolojik bir durumdan daha fazlası, üst zihniyetin zehirlenmesiyle açıklanabilri. Sanıyor musun ki, her sosyalistim diyene elinde kızıl bayrakla koşulur. Evet, işte mesele zihniyette. 
İnsan'ı eleştirdiğim yer de burası tam. İdeolojileri doğru ellerde yükseltmedikçe ne paradokslar biter ne de illüzyonlar.
Bir iktidarı ya da bir figürü, arkasına sığındıği teori üzerinden değerlendirmem. İsimlerine değil eylemlerine bakarım, yanlışsa eleştiririm. Sonuçta bu bahsettim ideoloji kimsenin babasının malı değil.
Nihayetinde tarih bu adamlarla dolu. 
Max'tan bahsettik, Lenin'in hakkı kalmasın, onun cümlesiyle bitireyim madem ''Parlamento burjuvazinin ahırıdır" 
İçimizi döktük, iyi oldu. Başka zaman daha eğlenceli bloglarda da rastlaşırız belki. Sağlıcakla


08 Eylül 2026, 14.28
Şu acale yazıp-gönderme özelliğimi bi eğitemedim. Hepsi neyse de Marx'ı dondurma edip Max yazmışım. Sanki adamı sansürlüyorum . Neyse bu vesileyle kendisinden özür diliyorum, umarım öteki tarafta sinirden sakalını yolmuyordur.
08 Eylül 2026, 23.36
Hityy
 
 "Gerçek komünizm bu değil" 
En korktuğum argümanla geldin.:)
 Ne yani Küba, Çin, Rusya ve Kuzey Kore'de gerçek komünizm yok mu diyoruz?
"Aklıma Max'ın(of yine yaptım) o meşhur hatırlatması geldi ‘Anlatılan senin hikayendir!’ Bu sözü ederken, geleceği parlak, refah düzeyi yüksek ülkelere bakmıyordu. Aksine sömürü düzenindeki ülkeleri işaret ederek öngörüde bulunuyordu. Kapitalizmin evrensel yasalarında bunun tam tersi olır; şiddeti ve sömürüyü perçinleyerek kendi geleceğini gösterir."
Ben Marxizm uzmanı değilim ama Marx pratikle doğrulanamayan teorilere pek olumlu yaklaşmıyordu diye hatırlıyorum. Yanlışım varsa düzelt. Marx'ın döneminde bugünkü anlamıyla refah devleti yoktu. Ha pek çok Marxist gibi Marx'ın analizi Sanayi Toplumu üzerindendi, dersen o zaman da senin iddan boşa düşüyor. Biraz kafam karıştı bu konuda.

 Burada sosyal demokrasi güzellemesi yapıyorum sanma. Sosyal Demokrasi'nin çelişkilerini Robert Michels "Oligarşinin Demir Kanunu"nda göstermişti bize zaten. Tabi Robert'in Soldaki hayal kırıklığını Faşizmin kollarında dindirmesi çok absürt gelmiştir bana hep. Aslında seninle fikirlerimiz karşıt değil. Fakat sen de şu solcu dayılar gibi bütün eşitsizliklere sınıfsal temelli yaklaşıyorsun.
Bunu istersen sol örgütlerde eril duvarlara toslayan kadınlara anlat. Tr'deki örgütlerin hiyerarşisine baktığında kaç tane kadın lider, yönetici görebiliyordun? Geri zekalı mı bu kadınlar? Yönetemezler miydi?
"Doğru eller" derken? Bütün solcu erkekler kötü müydü yani? Nazım Hikmet iyi bir solcudur fakat mizojindir. Zihniyet dediğim şey toplumsal eğilim. İyi-kötü mevzusu değil. Zihniyet değişmedikçe "doğru eller" ortaya çıkmayacak.

Şimdi sırası değil, önce devrim/sınıf mücadelesi gelsin, kadın sorunu zaten kendiliğinden çözülecektir, öyle mi?Çözülmüyor efenim, kadınlar feminist bir bilinç ile mücadelece etmedikçe devrimden önce ne ise devrimden sonra da bu konumları devam edecek.
Bu söylemler erkeklerin kafalarındaki eril tahakkümü, ev içi emek sömürüsünü veya örgüt içi hiyerarşiyi sorgulamaktan kaçmalarına yarıyor sadece. Kadın kendi feminist politikasını üretmek istediğinde, erkek "Ama sen yanlışsın, bu burjuva feminizmi" diyerek mansplaining yapıyor. Yani ayrıcalıklarından feragat edemiyorlar. Üst sınıf kadınlar da şiddet görüyor tacize maruz kalıyor ama solcularımız onlarla dalga geçiyor. 

En çok korunması gereken dezavantajlı gruplarken neden Kuba'da kadınlar harcanıyor. Şiddet uygulayan erkeklere bağımlı hale getiriliyor? Neden Küba vahşi kapitalist sistemler gibi önce dezavantajlı grupları harcıyor? "Maço Kültürü" neden hala bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Danimarka'da, İspanya'da vs kadını güçlendiren daha fazla yasa çıkarılırken hem de... Dezavantajlı grupları korurken neden Rusya'da eşcinsel evlilikler yasaklanıyor? Bu arada Almanya'nın ekonomisi Danimarka'dan daha büyük ama toplumsal cinsiyet eşitliği endeksinde Danimarka "İskandinav paradoksu"na rağmen zirveye oynar. İkisi de görece refah ülkesi. İspanya feminist örgütlerin en güçlü olduğu ülkelerden biridir. Bu örgütlerin yasa yapıcılara baskı yapacak güçleri var.
 https://www.theguardian.com/worldsmile Resmi18/marsmile Resmi/spanish-women-give-up-work-for-a-day-in-first-feminist-strike
2018'de Ispanya'da hayatı felç eden bu eyleme 5 milyondan fazla kadın katıldı. 5 milyon feminist fanatik(?) Bu eylemden sonra kadını koruyan ve güçlendiren bazı yasalar çıkarıldı. Pedro "feministler sayesinde daha iyi bir toplumuz" demişti ya, yiyorsa demesin. 
Feminist hareketi küçümseyen bazı eril cahiller için fazladan veriyorum bu bilgileri. Ha  isteyen "feminim solu bölüyor" diyen komplo teoristi solcu cinsiyetçi dayılar devrim yapıp bizi kurtaracak diye bekler  isteyen sol ve toplumsal cinsiyet eşitliği hareketlerini birlikte destekler, Herkesin kendi tercihi.
  
Ya ama lütfen, "Anlatılan senin hikayendir"i isim zikretmeden söylesen bile değişen bir şey olmaz.
Bak ünlü pedofil filozofumuz ne diyor bu konuda:
"Ama benim açımdan bir tür oyun da söz konusu, Marx'ın kavramlarını, cümlelerini, metinlerini sık sık zikrederim; ama Marx'tan bir alıntı yapmaktan, referansı özenli bir şekilde sayfa sonuna koymaktan ve övgü dolu bir fikirle alıntıya eşlik etmekten ibaret olan, resmiyet kazandırıcı minik bir bölümü eklemek zorunda hissetmiyorum kendimi. Böyle bir bölüm sayesinde, Marx'ı tanıyan, Marx'a saygı duyan, Marksist denen dergilerin saygı gösterdiği biri olarak kabul edilirsiniz. Marx'tan alıntılarımı zikretmeden, tırnak açmadan yapıyorum ve onlar Marx'ın metinlerini tanımaktan yoksun olduklarından, Marx'tan alıntı yapmayan biri olarak kabul ediliyo rum. Bir fizikçi fizik yaparken Newton'un ya da Einstein'ın adını anma gereği duyar mı? Onları kullanır; ama tırnağa, sayfa sonu not- larına ya da ustanın düşüncesine ne ölçüde sadık olduğunu kanıtlayan övgü dolu takdirlere ihtiyacı yoktur."

Bunu okuduğumda çok gülmüştüm:)

O da bir şey mi? Aramızda kalsın, 'gaslighting'i 2-3 yerde gaslighting olarak 3-4 yerde de gastlighting olarak yazmışım. Fark edince düzeltip tekrar yolladım. Sesbilimsel olarak orda bir "t" türüyor bende. Yine aynı sebeple 'entelektüel'i de entellektüel olarak yazıyorum bazen.
Yazılanı anladıysam hiç sorun olmuyor, anlamadıysam da soruyorum. İki koşulda da sorun yok. Benle yorumlaşırken kasmana gerek yok. Rahat ol lütfen.


09 Eylül 2026, 16.43
Bilgegunes, buradan Marx uzmanı bir arkadaşla 2-3 saat konuştuk. İfademdeki hatayı ilk gören oydu, ona asıl söylemek istediğimi açıklamam rağmen, bana ''şimdi dediğin farketmez, oraya ilk yazdığına bakarım'' gibilerinden şeyler söyleyip, üstümden de tır gibi geçti. Biz daha ziyade başka bi konu üzerinde çok tartıştık. Ama evt haklısın. Benim asıl söylemek istediğim, Marx'ın, İngiliz sanayisi ile işçi halkın sömürüsüne bakarak, vah vah, İngilizlerin başına neler gelmiş, neyse ki bizde böyle şeyler yok diyerek kendini güvende hissedenlere, kapitalizm sizin ülkenize de tamamen yerleştiğinde aynısı başınıza gelir uyarısıydı. Ülkeler değil, toplumlar ve sınıflar bazında vurgusu olmalıydı. 
Senin hayalindeki bağımsız kadın politikasını hem biraz anladım, hem anlamadım. Anlamadığım, hayalinin gerçeğe ulaşması için hangi koşullara ihtiyaç duyuyorsun.  Ev içi emek sömürüsünü bitirmek, ekonomik bağımsızlığı tam sağlamak, sınıfsal eşitsizlikleri yok etmekse, tüm saydığımız sebeplerle,sağcı ya da liberal bir sistemde yapılması mümkün değil bunu biliyoruz. Otonom bir sistemse de, mücadele verirken yolunuz ister istemez sol-sosyalist literatürün antikapitalist birikimiyle kesişecektir. Elbette bu, solun tüm kurumsal yapılarına veya o bahsettiğin eril hiyerarşilere teslim olmak anlamına gelmiyor. Eril duvarlar ve tahakkümler sorgulanmadan hiçbir şey gerçek anlamda çözülmüyor zaten

Bilgegunes, bir noktayı açıklamam lazım. Benim körü körüne savunduğum hiçbir idoloji yok. Fikrim var ama dogmatik değil, dönüşüme de açık. Yakın olduğum değerler malum, ama bu komünizm kalıbına hapsedilmemeli, ben daha çok sosyalist ve esnek bir çizgie duruyorum. Küba, Rusya  Kore pratiklerindeki o bahsettiğin eril  tıkacı görmezden gelip, 'gerçek komünizm bu değil' klişesine sığınacak biri değilim . Zaten tam da bu tarihsel hatalar yüzünden sorgulayan bir çizgide durmaya çalışıyorum.

Zihniyet dediğimiz şey de öyle  metafizik bir olgu değil, insanın yarattığı toplumsal refleksler sonucu ortaya çıkan bir durum, dolayısıyla kökleşmiş de olsa yapısal dönüşümlerle gene insanın değiştireceği bir alan.
Bir bir süre önce kadın istihdamını sağlamak için, kontaklarımızı kullanarak aldığımız destekle de mahalle arasında bir atölye kurduk. Burada çoğunlukla ev kadınlarının  görünmeyen el emeklerini parça başı işlerle ya da başka yeteneklerini geliştirerek, gerçek bir kazanca dönüştürmeyi amaçlıyoruz. Başlarda zorlandık ama şimdi fena gitmiyor. Bugün yanlarına uğradım, yazışmalarımızı okudum onlara. Valla çok kafa kadınlar, kah güldük kah düşündük, her biri bir fikir üretti. Aralarında ümitsizler de var. 
biri ''açlık biteydi'' dedi. Bu söz içime işledi. Bazen yüzlerce ifade ile anlatmak istediğimiz şeyi bir Anadolu kadını çıkıp, çok doğal şekilde tek cümleyle damıtıp özünü masaya bırakıyo. Aklıma Turgut Uyar'ın '' Açlık çoğunluktadır'' şiiri geldi.. İşte önce onu halledeydik. 






09 Eylül 2026, 20.14
Hityy
["şimdi dediğin farketmez, oraya ilk yazdığına bakarım'' gibilerinden şeyler söyleyip, üstümden de tır gibi geçti.]
Niye fark etmiyormuş? Sorunlu mu bu adam? Nerden biliyorsun cinsiyetini dersen, bu vatandaş kırılgan erkek egolu biri değilse ben de bir şey bilmiyorum.(Yanıldıysan sana gene özür dileme yolları göründü bilge -_-) Arkadaşındır çok ileri gitmek istemem ama sen hatanı fark etmene rağmen diretiyorsa, senin üzerinde bilgiyle iktidar kurmaya çalışıyordur. Bana da çok yapıyorlar. Hem de üç kuruşluk bilgiyle. Çünkü onların pipisi var bu yüzden her şeye hakları var biliyorsun. Direkt alaya alıyorum. Vay efenim sen nasıl alay edersin benim yüce şahsımla, deyip çektirip gidiyorlar.:)
"Yanlışım varsa düzelt" derken senin yanlış ifade ettiğini tahmin ederek kırmadan, birlikte doğru bilgiyi doğru şekilde aktaralım istedim. Okuyanlara karşı dogru bilgi vermekle sorumluyuz Aksi halde biz de kendi çapımızda bir şeyler biliyoruz. 

Zihniyet öyle hemen değişebilen bir özellik/eğilim olmadığından değişene kadar herkesin bu konuda mücadele etmesi gerekiyor. Yani ekonomik sınıfsal eşitsizliklerle ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile eş zamanlı mücadele etmemiz gerekiyor. 
Patriyarka ve kapitalizm birlikte sömürüyorlar kadını evet. Sana ironik bir şey söyleyeyim mi? O tiksindiğimiz kapitalizm hemen bağrına bastı feminizmi. Bu yüzden feminizm burjuva bir hareket olarak yaftalanıyor. Halbuki ana akım(akpli chpli vs) feministleri saymazsak feministler genellikle solcudur. Tr'de ilk feminist örgütler Sol Hareketin içinden çıktı. Misal ben de dahil benim çevremde kapitalist ekonomi politikalarını destekleyen tek feminist yok. Kimi sosyal demokrat, kimi anarko-feminist, kimi komünist. Yani diyorum ki herhangi bir konuda eziliyorsan kimsenin "dur şunu halledelim ona sonra bakarız" deme lüksü yok. Kadınlar erkeklerden daha yoksul mesela. "Kadın yoksulluğu" ve "yoksulluğun kadınlaşması" diye kavramlar var. Bunu sınıf temelli açıklayabilir miyiz?

[Geleneksel evlilik sistemi, patriyarkadaki en yoksul erkeğin bile kendisine bir ev işçisi edinmesini sağlayacak şekilde kuruldu.]

Ha bu arada ben de senin gibiyim içinde olalım olmayalım her zaman eleştirel yaklaşmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Feministlerle de çokça tartışmamız, oluyor. Misal bazıları "kadın güçlüdür her şeyin üstesinden gelir" diyor. Ver gazı! O kadınlar her şeyin üstesinden gelmek için ne bedeller ödüyorlar, ne yaralar alıyorlar. Bir kadına "boşan" demeden önce boşanınca nelerle karşılaşacağını anlatman lazım. Hayatı boyunca ücretli bir işte çalışmamış ilkokul mezunu bir kadın boşanınca sosyal güvencesiz ve kariyersiz bir başına kalıyor. Asgari ücrete talim. Çocuk varsa anneye veriliyor, çalışsın mı çocuğuna mı baksın? İş yerinde mobing-taciz. Utanç verici cüzi miktardaki nafakayı ödemek bile zorlarına gidiyor.
Sizinki gibi dayanışma ağlarını yaygınlaştırmak gerekiyor. Gaz vermek en kolayı.
 İş girişiminizi destekliyor, cesaretinizden öpüyorum. 

10 Eylül 2026, 01.24
İlk feminist örgütler derken 80'leri kastettim. Feminizm Osmanlı'dan beri var bu ülkede. Tek parti rejimi döneminde baskılandı bütün örgütler itaatkar olanlar tek partinin çatısı altında devam etti. Nezihe gibi ileri görüşlü özgürlükçü feministler tasfiye edildi sen de bilirsin ve bu ülkede feminizm ancak 80'lerde aktif mücadeleye başladı
10 Eylül 2026, 11.19
Çok önemli ve çoğu zaman gözden kaçan bir noktaya değinmişsiniz.
Bence insanı en çok yaralayan şey bazen yaşadığı fiziksel sıkıntıdan çok, yaşadığının gerçek olduğuna bir başkasını ikna etmek zorunda bırakılması..

“Çok kafaya takıyorsun” cümlesi, gerekli inceleme yapılmadan söylendiğinde hastayı yalnızca çaresiz bırakmıyor, kendi bedeninden ve hissettiklerinden şüphe etmeye de itebiliyor..

Elbette her doktoru ya da her vakayı aynı yere koymak doğru olmaz, fakat özellikle nedeni hemen bulunamayan şikayetlerde “açıklayamıyorum” demekle “sende bir şey yok” demek arasında çok büyük bir fark var..

Tıbbın bilmediği ya da henüz açıklayamadığı şeylerin de olabileceğini kabul etmek, bence hekimliğin değerini azaltmaz; tam tersine büyütür..

Yazınızın bende bıraktığı en güçlü düşünce şu oldu;
İnsan bazen tedaviden önce, gerçekten dinlenmeye ve ciddiye alınmaya ihtiyaç duyuyor..

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın