Tıbbi Gaslighting
02 Eylül 2026, 13.35 A- A+ Şiddetin en çok görüldüğü sektör sağlıktır. Askeriye, Emniyet gibi şiddetin zorunlu olduğu alanları saymiyoruz tabi. Sağlık emekçilerine uygulanan şiddet büyük bir sorundur. Yine aynı nedenlerle en çok mobing sağlık sektöründe görülür. Sağlık sektöründeki şiddeti amasız bir şekilde kınayıp esas değinmek istediğim konuya geçiyorum.
Hastaları tedavi etmekle yükümlü hekimlerin hastalara uyguladığı psikolojik şiddet türlerinden biridir gasligting. İlişkilerden aşinalığımız vardır muhakkak gasligthinge:
“mağdurun kendi düşüncelerinin, gerçeklik algısının veya anılarının geçerliliğini sorgulamasına neden olan; tipik olarak kafa karışıklığına, güven ve öz saygı kaybına, kişinin duygusal veya zihinsel istikrarından emin olamamasına ve partnerine bağımlılığına yol açan, genellikle uzun bir süre boyunca kişinin psikolojik olarak manipüle edilmesi durumu” olarak tanımlanabilir.
Örnek: Sınırlarınızı çiğnerler, siz tepki verdiğinizde tepkinizi anlamak yerine abartılı bulup, manyak, dengesiz, alıngan vs şeklinde yaftalarlar. İdeolojik alanda da çokca şahit oluruz. Bazen feministlere yaparlar, bazen solculara, bazen lgbt+ bireylere, bazen hayvan hakları savunucularına...
"Seni gidi çılgın, sen mi düzeltçen dünyayı?"
Meali: Biz böyle iyiyiz, biz konfor alanımızda gayet iyiyiz.
Kapitalist-Patriyerkal düzen toplumsal alanı öyle bir kurgular ki sizi kendi gerçekliğinizden, doğrularınızdan şüphe ettirir. En sıradan eşitlik talebinizi bile ceşitli uyduruk gerekçelerle yanlışlar. Geleneksel-Muhafazakarlar için din-ahlak safsataları, modernistler icin doğal-sözde bilimsel safsatalar en kullanışlı kontrol araçlarındandır. Mesela şu:
https://www.facebook.com/share/v
JQHrXXPUF/
Videoda Tonguç Gündüz adında bilimsel içerikler üreten bir şahıs var. "Sosyal öğrenme" diye bir şeyi hayatında hiç duymamış mı, duymuş da işine mi gelmiyor bilmiyorum ama her boku tetesterona baĝlayıp toksik erkekliği doğalmış gibi gösteren bir zat. Yeri gelir kadınları "şuursuz alışveriş manyağı" gibi lanse eder. Yeri gelir erkeğin alkış biçimini bile hormana baĝlar. Biri de Oytun Şenol'dur. Tonguç'un bir-iki faydalı videosu olsa da Oytun bu ülkede şöhrete kavuşmuş en boş beleş ve toksik insandır.
İşte bu gibi zırvalarla 'normal'in içine hapsediliyoruz ve her türlü değişime kapılar kapanıyor.
Terimin kökeni Gaslight (1944) filminden geliyor. Aslında film 1938 tarihli bir oyunun sinemaya uyarlanmasıdır. İki Oscar alıp büyük başarı yakalaması filmi daha popüler yaptı haliyle. Filmde, bir adam karısını delirdiğine ikna etmek için bazı planlar yapıyor. Evin gaz lambalarını karısı fark etmeden söndürür, karısına ışıkların sönmediğini söyler böylece aklını kaçırdığı ve algılarının güvenilir olmadığı konusunda karısının kafasında şüphe yaratır. Tabi öncelikle kadını yalnızlaştırır, kimseyle görüşmesine izin vermez. Adama duygusal anlamda mesafeli insanlar, arkadaşlar, komşular falan bu manipülasyonun farkına varıp kadını uyandırabilirler.
Tıbbi gaslightinge dönelim yine
"Tıbbi gaslighting sağlık hizmeti karşılaşmaları sırasında hastaların semptomlarını ve deneyimlerini önemsizleştirme ve ilgisiz sorunlara bağlama, meşru hasta endişelerini tamamen görmezden gelme ve hastaları kendi deneyimlerinden şüphe duymaya, inanmamaya ve sorgulamaya teşvik etme gibi ince ve görünmez yollarla kendini gösterir"
İki ay önce dibe vuran d vitamini düzeyim için FTR bölümüne gittim.Araştırma görevlisi genç kadın bir doktor vardı. Haftada 50000 doz d vitamini ve birkaç takviye daha yazdı. İkinci hafta hafif ateş ve parestezi ortaya çıktı. Bağışıklığım baskılandığı için ateşim öyle çok yükselmez, fibromiyalji nedeniyle ortaya çıkan genel ağrılar yüzünden lokal ağrıları da fark edemiyorum. Problemin nerde olduğunu hangi bölüme gitmem gerektiğini bilemiyorum haliyle. Tekrar FTR'ye randevu aldım, bu sefer başka bir uzman doktor denk geldi. "Takviyeler yapmaz", "çok kafaya takıyorsun"diyerek tahlil yapmadan yolladı. Tabi ki doktor erkekti. O kadar kafaya takıyorum ki genellikle 36,3 olan ateşim 37,5'e çıkıyor(?)
Kaldı ki bunu duymak için hastane sırası beklemeye de gerek yok. Çevrenizden rastgele birini seçip sorunlarınızı anlatmanız kafi.Tabi burda filmdeki gibi planlı bir gaslihting yok. Paula gibi yalnız kalmaya gerek yok hatta yalnız kalmak daha faydalı olabilir çünkü hemen herkes modern tıbbın fiziksel hastalıkları psikolojikleştirme olgusundan payını almıştır. Toplumsal olarak içselleştirilmiş bir kanı söz konusu.
https://share.google/oo4nOOgNZOXtVS5SH
Mesela bende de olan mide ülserinin yıllarca "stres ve kişilik yapısı" yüzünden olduğu iddia edildi (psikolojikleştirildi). Ancak 1980'lerde bunun Helicobacter pylori adlı bir bakteriden kaynaklandığı ortaya çıktı. Keza astım da öyle.
Bu sefer romatolojiye gittim, zaten kontrol hastasıydım. Rutin tahlillerim falan yapıldı. Enfeksiyona işaret eden birkaç sonuç için doktor antibiyotik yazdı. Bunu ilk kez yaşamıyordum ama o çaresizlik hissine tekrar kapılmaktan alamıyorsun kendini. FTR uzmanına kalsa verdiği antidepresanla enfeksiyonu iyileştirmeye çalışacaktık.
Tıp literatürü ağırlıklı olarak erkek bedenleri üzerinde yapılan araştırmalara dayanır. Kadın metabolizmasının farklılığı yeni keşfedilmeye başlandı.Mesela mefs ve long covid gibi hastalıkların kadınlarda kat kat fazla görulmesi bilim insanlarını farklı bakış açılarına sevk etti haliyle. Genellikle "doktor anlamadı" şeklinde bireysel algılanıyor hastalar tarafından. Halbuki 6 yıl eğitim alınan en zor uzmanlık alanlarından biridir tıp. Biri anlamadı diyelim hepsi mi öyle? Kimlik inşa süreçlerini de kapsayan çok katmanlı yapısal bir sorun bu. Doktorun bilgi eksikliği(tıbbi araştırma yetersizligi kaynaklı) nedeniyle anlayamadığı, bilimin nesnel bir açıklama bulamadığı tüm semptomlar görmezden gelinir ve hasta bunları kafasında kuruyor sanılır. Hemen her alanda olduğu gibi burda da içselleştirilmiş örtük önyargılar devreye giriyor. Farkında değiller önyargılarının çünkü hep söylediğim gibi farkındalık yoksa ayrımcılık da yoktur! Doktorlar özellikle kadın hastaların problemlerini psikolojikleştirilme eğilimindeler bu nedenle kadın hastalar erkek hastalara göre 4 yıl daha geç tanı alıyor.
Doktor-hasta arasındaki hiyerarşi bazı grupları (yoksulluk, kadın olmak, renkli insan, cinsiyet çeşitliliği, cinsel çeşitlilik, engellilik falan) sağlığa erişim gibi en temel hak alanlarında dahi görünmez kılıyor. Doktor için "tanrının eli"derler ve tabi "kutsal meslek" dayatması... Böyle bir durumda inşa edilen kimliğin yaratacağı hiyararşiyi, kibri bir düşünün derim. Ne kadar kapsayıcı ya da eşitlikçi olabilir ki bir doktor bu şartlarda. "Bilinçli hastayı sevmiyorsunuz" dediğim doktorun "evet sevmiyoruz" demesinin altında yatan o kibir. İşin tuhafı bilinçsiz cahil hastayı da sevmiyorlar. Bu doktorun herhangi bir meslektaşnın sorunları karşısında bana göstermediği ilgi ve ehemmiyeti göstereceğinden zerre şüphem yok. Yahut statüsü yüksek, beyaz, zengin bir adam olsa mesela, bütün koşullar seferber edilir. Suriyeli fakir bir genç ise tedavisi tamamlandı gösterilerek hastane bahçesinde ölüme terkedilir.
Yani neymiş, tedavi hakkımızın ceşitli nedenlerle engellenmesi de bir çeşit şiddet biçimidir. Özellikle bu yazıyı okuyan kadınlara sesleniyorum. Fiziksel şiyatleriniz nedeniyle başvurduğunuz doktor size tetkik yapmadan psikiyatriye yolluyorsa hasta hakları birimine başvurun ve muhakkak başka bir doktora(tercihen kadın) görünün.


YORUMLAR
Sağlık sistemindeki problemler de aynı yapısal sorunun bir başka sonucu bana göre. Ben iyice emin oldum, insan tam ''olamamış'' çok sorunlu bir mekanizma. Ama şu olmuş; İçinde bulunduğu sistem ne kadar çarpık da olsa, hemen o sisteme entegre olabilyor.
En temel sebeplerden biri de empati yoksunluğu. Doktorlar özelinden bakarsak, muhtemelen hepsi, tıp fakültesine büyük ideallerle giriyorlar. Zamanla karşılaştıkları sistemsel sorunlar ve kişisel arazları yüzünden de işte bir kısmında ne ideal kalıyor ne de etik. Araziye uymak konusunda hiçbir hayvan, insan kadar yetenekli değil.
Kişisel tatminin en yüksek olduğu mesleğin doktorluk olduğunu hep duyardım, zaman içinde bunun ego tatminine dönmesi, bu yanlış işleyen çarkın insanı nasıl dönüştürdüğünün en büyük kanıtı.
Sistem hep güçlüyü besledikçe, sistemin içindekiler de o arazi sınırlarında kalmak için kendi felsefelerine ihanet etmeye devam edecek.
İçlerinde insani damarı kuvvetli olup, çarka takılmayanlar da yok değil elbette. Onlar da umudumuzu diri tutan taraf.
Çok geçmiş olsun. Yaşadıkların hiç kolay şeyler değil. Benzer durumları, annemin yıllarca süren ve hâla devam eden sağlık sorunlarında biz de çokça yaşadık, gözlemledik.
Öte yandan, dediğim gibi umut ve şifa veren doktorlar da tanıdık.
O doktorların sayısının artmasını diliyorum.
Tabii ki kadın-erkek eşitsiliği de tıp dünyasındaki gibi yapısal bir sorun. Bireylere, tercihlere ingirgenmemeli
Burada bahsettiğim şeyi, senin ''nafaka' bloguna yazdığım cümle ile açıklayayım , temel sorunun otokrasi hayaletinin üzerine giydirilmiş, sözde demokratik yönetim elbisesi olduğunu düşündüğümden bahsettim ve çözümün de tabandan gelen, sınıfsal bir mücadele ile ilgili olduğunu savundum.
yani benim zihnimdeki çözüm, toplumun ekonomik ve sınıfsal düzeniyle mümkün.
Bu çarpıklığın kitlelere yansıması da, yazında bahsettiğin şekilde oluyor. İnsan bozuk sisteme çabuk entegre olan bir varlık ve sistemin içine işleyerek kemikleşmiş bir düzene katkı sağlıyor.
yazında bahsettiğin muhafazakar yaklaşım, kadın hastayı küçümseyen tavır bu yapının içinde var oluyor, ilk bakışta 'psikolojik' deme cüretini gösteriyor
Yani, yapısal dediğimiz ataerki ve muhafazakar normlar, bahsettiğim o sınıfsal-ekonomik iskeletin üzerinde tıkır tıkır işliyor. Ortak mücadelemiz bu çarkları tamamen kırmak üzerine olmalı. 'olamamış' ı oldurmak da gene o ortak iradeyi yeşertmekle başlayacak.
Umutla ve dayanışmayla
Ama işte tutamıyorum kendimi, bu son kafa ütülemem dedikçe yenisi geliyor. Bu sefer kesin son:
Kuzey Avrupa örneğinin bize çok şey anlatması gerekiyor. Bahsedip durduğum bu temel şartlar sağlanmadıkça, kadının konuya bir ''canlı manken' gibi hatta bana kalırsa kalkan gibi konumlandırılması meseleyi çözmüyor, katmerlendiriyor. Öyle olmasa neden zaten adına ''paradoks'' densin ki.
O karanlık sömürü düzeninin içine az biraz pembe renk katınca temelde çarkın kapitalizm olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Küba'daki durdurulamaz gerilemeyi de, kadın hak istihdamındaki düşüşü de gene çook basit bir sebebe bağlıyorum, bil bakalım ne:)) elbette ki aynı sebep, kapitalist dünyanın dayattıkları, yanii en başta vahşi ambargolar. Bu tür kuşatma altındaki ülkeler doğal bir refleks ile en zayıf halkalarını feda eder.
Bu ideolojik bir durumdan daha fazlası, üst zihniyetin zehirlenmesiyle açıklanabilri. Sanıyor musun ki, her sosyalistim diyene elinde kızıl bayrakla koşulur. Evet, işte mesele zihniyette.
İnsan'ı eleştirdiğim yer de burası tam. İdeolojileri doğru ellerde yükseltmedikçe ne paradokslar biter ne de illüzyonlar.
Bir iktidarı ya da bir figürü, arkasına sığındıği teori üzerinden değerlendirmem. İsimlerine değil eylemlerine bakarım, yanlışsa eleştiririm. Sonuçta bu bahsettim ideoloji kimsenin babasının malı değil.
Nihayetinde tarih bu adamlarla dolu.
Max'tan bahsettik, Lenin'in hakkı kalmasın, onun cümlesiyle bitireyim madem ''Parlamento burjuvazinin ahırıdır"
biri ''açlık biteydi'' dedi. Bu söz içime işledi. Bazen yüzlerce ifade ile anlatmak istediğimiz şeyi bir Anadolu kadını çıkıp, çok doğal şekilde tek cümleyle damıtıp özünü masaya bırakıyo. Aklıma Turgut Uyar'ın '' Açlık çoğunluktadır'' şiiri geldi.. İşte önce onu halledeydik.
Bence insanı en çok yaralayan şey bazen yaşadığı fiziksel sıkıntıdan çok, yaşadığının gerçek olduğuna bir başkasını ikna etmek zorunda bırakılması..
“Çok kafaya takıyorsun” cümlesi, gerekli inceleme yapılmadan söylendiğinde hastayı yalnızca çaresiz bırakmıyor, kendi bedeninden ve hissettiklerinden şüphe etmeye de itebiliyor..
Tıbbın bilmediği ya da henüz açıklayamadığı şeylerin de olabileceğini kabul etmek, bence hekimliğin değerini azaltmaz; tam tersine büyütür..
İnsan bazen tedaviden önce, gerçekten dinlenmeye ve ciddiye alınmaya ihtiyaç duyuyor..