Ah Leyla...
22 Ağustos 2026, 09.38 A- A+
Gözlerinin altındaki morlukları kapatmak için sürdüğü kapatıcının markasını hatırlamıyordu ama kokusu, altı yıl önceki amfi koridorunda tırnaklarını yerken burnuna gelen o ucuz kimyasal kokunun aynısıydı. O zamanlar edebiyat okuyordu. Şimdi edebiyat, masalarda erkeklerin kendilerini olduğundan daha derin göstermek için kullandıkları bir kelimeden ibaretti. “Leyla,” dedi masadaki adam. Rakı bardağının etrafındaki su damlalarını kalın başparmağıyla masaya sıvayarak. “Ben seni diğerleri gibi görmüyorum. Senin gözlerinde başka bir şey var.” Leyla, adamın iki kaşının arasındaki o çukur sivilce izine baktı. Beş yüzüncü kez duyduğu bir cümleye verilecek doğru tepki, başını hafifçe öne eğip dudak kenarını milim kadar yukarı kaldırmaktı. Öyle yaptı. Adam bunu kendisiyle kurulan derin, ruhsal bir bağ sandı. Masadaki çürümeye yüz tutmuş kavuna beş katı para ödeyeceğini o an garantiledi.
Adamın adı ya Erkan’dı ya da Erkan’a benzeyen başka bir isim. Leyla artık isimleri değil, masaları hatırlıyordu. Hangi masada çok konuşulduğunu, hangisinde hesabın pazarlıkla ödendiğini, hangisinde adamların eve gitmeden önce karılarına telefon açıp “iş uzadı” dediğini bilirdi. Bir keresinde üniversitede bir çocuk, kantinin arka tarafında sigara içerken “Pornografik bir yalnızlık bu,” demişti. Herkes susmuş, Leyla o lafı çok beğenmişti. Yıllar sonra aynı cümleyi hatırlayınca ne kadar salakça olduğunu düşündü. İnsan bazı kelimeleri anlamlarından çok, başkalarının ağzında nasıl durduğuna bakarak severdi. Sonra aynı kelime bir gün kendi kulağına başka türlü gelirdi.
Gaza gelen adam cebinden çıkardığı sigara paketini masaya bıraktı, sonra “Pardon,” deyip alelacele geri çekti. Leyla’ya sigara ikram etmesi gerektiğini pavyon raconundan değil, televizyon dizilerinden öğrenmişti. Buraya gelen erkeklerin çoğu da böyleydi zaten. Bir yerlerden öğrenilmiş hareketlerle kendilerine erkeklik kurarlar, sonra karşılarındaki kadının o hareketlerin ne kadarını ezbere bildiğini hiç düşünmezlerdi.
“Ben edebiyat okuyordum, biliyor musun?” demedi Leyla. Masadaki kimse bir kadının yarım kalmış hayallerini dinlemek için konsomasyon ödemezdi. Onlar kendilerini şair, kadını da sığınılacak bir liman sanmak isterlerdi. Leyla yalnızca rakı bardağına buz ekledi. Buzun kristalize bir sesle bardağın dibine çarpışı, köşedeki klarnetçinin ara sıra çatlayan hüzzam taksiminden daha dürüst bir sesti.
Burası dışarıda pavyon diye biliniyordu ama içeride kimse öyle demezdi. Kimi gece kulübü derdi, kimi müzikhol, kimi “bizim mekân”. Pavyon kelimesi fazla çıplaktı. İnsan bulunduğu yere başka bir isim verince kendisine de başka bir hayat yakıştırabiliyordu. İçeride sarıya çalan ışıklar, yıllardır silinmekten rengi açılmış kadife koltuklar, masaların kenarındaki yanık izleri ve sigara dumanının içinde ağır ağır dolaşan parfüm kokuları vardı. Aynalar salonu genişletiyor, aynı zamanda herkesi olduğundan biraz daha kalabalık gösteriyordu. Sanayi sitesinden gelen adam, o gün eline yüklüce para geçmiş bir esnaf, evine dönmek istemeyen bir koca aynı ışığın altında oturuyordu. Biri yüksek sesle gülüyor, öteki kadehinin içine bakıyordu. Burada neşe ile keder arasındaki mesafe, garsonların masalar arasında geçtiği dar aralıktan daha fazla değildi. İkisi de aynı şişeden dolduruluyordu.
Leyla’nın gerçek adı Leyla değildi. Annesinin verdiği başka bir isim vardı. O isimle büyümüş, üniversiteye o isimle kayıt olmuş, ilk aşkını o isimle sevmişti. Sonra okul bitti sanılan bir yerde hayatı yarım kaldı. Adam gitti, borçlar kaldı. Bir arkadaşının evinde birkaç ay, sonra başka bir evde birkaç ay daha yaşadı. Annesine “iyiyim” demeyi sürdürdü. Her telefon konuşmasında aynı kelimeyi biraz daha hızlı söylemeye başladı. Eve dönmekten değil, döndüğünde eski hâlini bulamamaktan korkuyordu. Bir gece çalıştığı masanın başında ona “Leyla” dediler. İsmi beğendi. Nedenini kimse sormadı. O da anlatmadı. Sonra herkes Leyla demeye başladı. Bir süre sonra kendisi de.
“Bazen,” dedi adam, göbeğini masanın kenarına sıkıştırıp öne kayarken, “içimden her şeyi bırakıp gitmek geliyor. Sen hiç öyle hissettin mi?”
Leyla adamın kıyafetine baktı. Sanayi sitesinde oto tamircisiydi. Gömleğinin kolundaki gres yağı lekesi kuruyup kumaşın liflerine işlemişti.
“Ben hep buradayım,” dedi Leyla. Sesi ne hüzünlüydü ne de davetkâr. Bir gişe memurunun “Sıradaki” demesi kadar düz ve pürüzsüzdü.
Adam bunu da yanlış anladı.
Leyla’nın en iyi yaptığı şeylerden biri buydu. İnsanlara istedikleri anlamı verecek kadar az, gerçeği ele vermeyecek kadar çok konuşmak. Bazen bir adamın eline iki saniyeliğine dokunur, bazen başını eğerek onu dinler, bazen de tam gülmesi gereken yerde gülerdi. Adam kendisini özel sanırdı. Leyla ise masanın hesabını zihninden geçirirdi. Kimin kaç kadeh sonra sızacağını, komiye ne kadar bahşiş atacağını ve hesabın kilitleneceği o son noktaya ne kadar kaldığını.
Gece üç buçuğa doğru adam sızdı. Ya da sızmış gibi yapıp hesabın gelmesini bekledi. Garson masadaki leşleri toplarken Leyla ayağa kalktı. Pavyonun kapısında yıllardır duran Rıza, Leyla’yı görünce başıyla selam verdi. Saçları son üç yılda biraz daha seyrelmiş, yüzündeki aynı ifadesizlik kalmıştı.
Kadınlar tuvaletindeki aynada kendine bakıp romantik bir iç çekiş yapmadı, sadece rimelin yanağına akıp akmadığına baktı. Akmamıştı. Ucuzdu ama çimento gibi dayanıklıydı. Dudaklarını inceledi, rujunu tekrar sürdü. Bir kadın aynanın önünde ağlıyordu. Leyla ona peçete uzattı. Kadın “Teşekkür ederim,” dedi. Leyla “Bir şey değil,” dedi. İkisinin de bu cümlelerden fazlasına ihtiyacı yoktu.
Arka kapıdan çıkarken Rıza’ya bakıp hafifçe başını salladı. Rıza kapıyı biraz daha açtı. Leyla geçip sokağa çıktı.
Şehir dışarıda ne gizemliydi ne de poetik. Rutubet ve egzoz kokuyordu. Belediyenin bitmeyen yol çalışması yüzünden kaldırımlar çamur içindeydi. Leyla çamura basmamaya çalışarak sokağın köşesinde bekleyen sarı taksiye yürüdü, arka koltuğa bindi.
Eve girdi. Kapıyı arkasından sessizce kapattı, ayakkabılarını çıkardı. Bütün gece tenine sinmiş ağır sigara dumanı, evin rutubet kokusuna karışmıştı. Banyoya geçti. Duşa girmeye üşendi. Yüzünü yıkayıp makyajını temizleme jeliyle aceleyle sildi. Cildi kızardı, gözenekleri ve elmacık kemiklerindeki kılcal damarlar ortaya çıktı. Aynadaki yüz ne bir hikâyenin kurbanı gibi duruyordu ne de gecenin kraliçesi gibi. Sadece sabaha karşı eve dönmüş, yüzündeki birkaç saati silmeye çalışan bir kadındı.
Yatak odasına geçti. Elbisenin sırtındaki fermuarı zorlayarak indirdi, polyester kumaşı üzerinden sıyırıp sandalyenin üzerine bıraktı. Geceliğini giyip yatağın kenarına oturdu. Ayak bileklerinde ayakkabının bıraktığı kızarıklıklara baktı. Şişmiş başparmağını elinin ayasıyla bir süre ovdu. Tırnağın dibindeki ağrı, ayağının içine yayılan bir sızıya dönüşmüştü. Yatağa uzandı. Yorganı çenesine kadar çekip yan döndü. Belini rahat ettirecek bir pozisyon aradı, bulamayınca olduğu gibi kaldı.
Altı yıl önceki amfiyi, annesini, o adamı, üniversitedeki çocuğu düşünmedi. Geçmiş, öyle her gece insanın peşinden gelecek kadar sadık bir şey değildi. Bazı geceler insanın yalnızca ayakları ağrıyordu.
Akşama doğru uyanacak, kargodan gelen paketi kapı aralığından teslim alacak, ev sahibi telefonda zam oranını söylerken sessizce halının ipi kaçmış desenlerini sayacaktı. Hayatı, geceleri değişen insanlardan çok, gündüzleri değişmeyen küçük şeylerle devam edecekti.
Gözlerini kapattı.
Şiirsel bir yalnızlık hissetmedi.
Sadece belinde ve ayak tabanında kemiklerine kadar işleyen o ağrı kalmıştı.


YORUMLAR
Çünkü bütün metin boyunca bir trajedi, büyük bir kırılma ya da şiirsel bir yalnızlık beklerken karşımıza hayatın en çıplak hali çıkıyor; yorgunluk..
Leyla’yı ne mağdurlaştırmışsınız ne de romantikleştirmişsiniz, sadece insan bırakmışsınız..
“Bazı geceler insanın yalnızca ayakları ağrıyordu.” cümlesi tek başına bütün hikayenin yükünü taşıyor..
Çok gerçek, çok sade ve bu yüzden fazlasıyla sarsıcı..