gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Gözün İçindeki Sonsuzluk

03 Ağustos 2026, 10.26
A- A+
İzmir – Karşıyaka, 2024 sonbaharı…

Göz, yalnızca görmez, sessizce biriktirir. Bir şehrin akşamüstü siluetini, martı kanadından kopan beyazlığı, söylenmeyen bir hüznün gölgesini... İnsan bazen baktığını unutur, ama göz, içine aldığı hiçbir şeyi unutmaz. Çünkü o, dünyaya açılan bir pencereden çok, ruhun dışarıya bıraktığı en derin izdir.

Ayla, her sabah gözlerini açar açmaz aynanın karşısına geçerdi. Bir kadının kendini en çok gözlerinde tamamladığına inanırdı. Rimelin bıraktığı ince çizgide, kirpiklerin düşürdüğü gölgede, bakışın derinliğinde... Gözleri ela ile kehribar arasında, adı tam konulamayan bir renkti. İçlerinde ışık değil, sanki yıllardır kıyıya vurmayı bekleyen suskun bir zaman dolaşıyordu. Baktığında insanın yüzünü değil, yüzünün gerisinde saklanan geçmişi görüyormuş hissi bırakırdı.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Karşıyaka'nın vapur düdükleriyle uyanan sabahlarında özel bir göz kliniğinde çalışmaya başlamıştı. Günleri reçeteler, muayeneler ve ölçümlerle geçiyordu. Yine de en çok gözlere inanıyordu. Çünkü insan, söylemeye cesaret edemediklerini çoğu zaman bakışında ele verirdi. Çünkü göz, dudakların sustuğu yerde konuşurdu.

Beş yıldır kontakt lens kullanıyordu. "Hem daha estetik hem daha pratik," derdi, çocukluktan kalma miyobuyla şakalaşırken. Lens solüsyonlarını özenle dizer, gece çıkarmayı ihmal ettiğinde başının ağrıyacağını bilirdi. Yalnız bazen,  bir-iki saatliğine, lensleri gözündeyken duş alırdı. Önemsiz görünen o alışkanlığın, kaderini sessizce yazmaya başladığını ise henüz bilmiyordu.

İlk batma, bir cumartesi sabahı geldi. Alsancak'ta kahvesinden ilk yudumu aldığı sırada, sol gözünün içinde görünmez bir kum tanesi kıpırdadı sanki. Önce hafif bir yanma, ardından usulca yayılan bir kızarıklık... Aynaya baktığında göz akı kan çanağına dönmüştü. "Herhâlde uykuda ovuşturdum," diye geçirdi içinden. Birkaç damla damlattı, acı hafifledi. Geçtiğini sandı.

Geçmemişti.

İki gün sonra o küçücük batma, gözünün derinliklerine saplanan görünmez bir çengele dönüştü. Her göz kırpışında biraz daha içini oyuyor, acıyı kemiğe işler gibi büyütüyordu. Ağrı yalnızca gözünde kalmadı. Şakaklarına, alnına, başının içindeki sessiz boşluğa yayıldı. Güneşe bakamaz oldu. Işık artık aydınlatmıyor, korneasına değen ince bir bıçak gibi canını yakıyordu. Lenslerini çıkarıp gözlüğünü taktı. Fakat bulanıklık geri çekilmedi. Görüntüler önce titreşti, sonra silikleşti. Dünyanın tam ortasında, giderek genişleyen gri bir leke belirdi.

Klinikteki doktor, biyomikroskobun ışığını gözünün üzerine düşürdü. Sessizlik, odanın duvarlarına ağır ağır yayıldı. Uzun süre tek kelime etmedi. Sonunda başını kaldırdı.

"Bir enfeksiyon var," dedi.

Sesindeki duraksama, cümlesinden daha ağırdı.

"Derin... Çok derin."

Ayla yine de korkmadı. Zaten tıbba yakındı. Enfeksiyon demek çoğu zaman doğru ilaç, birkaç damla ve biraz sabır demekti. Fakat günler, beklediği gibi geçmedi. Ağrı dinmek yerine kök saldı. Gözbebeğinin üzerinde ince bir pus birikti ve sabahın en parlak ışığını bile küle çevirdi. Göz kırpmak artık doğal bir refleks değil, her defasında yeniden ödenen bir bedeldi. İçinde tarif edemediği bir his büyüyordu. Sanki gözünün saydamlığında sessiz bir misafir dolaşıyor, görünmeden yerleşiyor, karanlığı suyun içinden taşıyarak ağır ağır çoğalıyordu.

Bir gece, dehşetle uyandı. Rüyasında gözlerinin içinde sayısız küçük canlı dolaşıyordu. İncecik uzantılarıyla korneasına tutunuyor, sessizce ilerliyor, arkalarında donuk izler bırakıyorlardı. Uyandığında bunun yalnızca bir kâbus olmasını diledi. Fakat sol gözünü açmaya çalıştığında, karanlığın rüyada kalmadığını anladı.

Artık ışık yalnızca acının başka bir adıydı. Göz kapağını aralamaya çalıştıkça keskin bir sızı bütün yüzüne yayılıyor, korneasındaki yara derinleşiyordu. Epitel tabaka bozulmuş, alt katmanlarda ülserler oluşmuştu. Gözbebeğinin çevresini saran iltihaplı kızarıklık, kırmızı bir mühür gibi yerleşmişti. Doktorlar konuşuyordu ama asıl sözü, birbirlerine çevirdikleri endişeli bakışlar söylüyordu.

Görüşü eksildikçe, dünyaya açılan pencerenin derinliği de içinden çekiliyordu. Işık artık yol gösteren bir dost değil, katlanılması gereken bir sızıydı. Eşyalar biçimlerini yitiriyor, insanlar birbirine karışıyor, dünya sabırsız gölgelerin içinde ağır ağır çözülüyordu.

"Bu, suyla gelen bir şey," dedi doktorlardan biri. "Lenslerle duş almak... Göz, suyu affetmez."

O an anladı. Görmek yalnızca bir ayrıcalık değil, insanın farkına varmadan her gün yeniden geçtiği ince bir eşikti.

Kornea yüzeyine tutunan görünmez bir canlı, şehrin en temiz görünen sularında bile sessizce varlığını sürdürebiliyordu. Duş başlığında, lavabonun kenarında, nemini uzun süre saklayan bir havlunun kıvrımında... Göz açıldığında yalnızca ışığı değil, suyun taşıdığı görünmez hayatı da kabul ediyordu içine. Bazen çıplak gözün seçemeyeceği kadar küçük bir misafir, insanın bütün ufkunu karartmaya yetiyordu.

Tedavi uzun sürdü. Yakıcı antiseptik damlalar, acıyla geçen pansumanlar, korneanın kendini yeniden onarmasına zaman tanıyan ilaçlar... Haftalar birbirinin içine aktı. Ayla beklemeyi öğrendi. Önce zamana direndi, sonra onunla sessizce yan yana yürümeyi kabul etti. Sol gözü eski berraklığına dönemedi ama sağ gözü hâlâ ışığı taşıyordu. Yeniden vapurları gördü. Körfezin sabahlarını, rıhtıma konan martıları, denizin üzerine usulca düşen gün ışığını...

Artık kontakt lens kullanmıyor. Kalın çerçeveli gözlükleriyle aynanın karşısına her geçtiğinde, bakışlarının içine sessizce şu cümleyi bırakıyor:

"Göz, yalnızca bakmaz. Hatırlar."
Çünkü göz, yalnızca ışığın değil, görünmeyenin de hafızasıdır. Bazen suyun içinde saklanan mikroskobik bir yaşamı, bazen korkunun insanın içine bıraktığı silinmez izi taşır. Ayla, bir zamanlar gözünde büyüyen o görünmez misafiri geride bıraktı ama onun öğrettiği kırılganlık, bakışlarının derinliğinde yaşamayı sürdürdü.

İnsan bazen bir yarayı iyileştirir, fakat o yara, dünyaya bakışını sonsuza dek değiştirir.

Ayla'nın gözlerinde artık eksilen yalnızca görme değildi. Kaybettiği şey, ışığın kendiliğinden var olacağına duyduğu saf inançtı.

Ve o günden sonra, her sabah aynaya baktığında önce gözlerini değil, onlara emanet edilmiş karanlığı selamladı.



Bulaşıcı Öyküler (Patojenik Acanthamoeba Enfeksiyonları, Acanthamoeba Keratiti)


Sezen Aksu - Gözlerine Göz Değmiş

YORUMLAR

03 Ağustos 2026, 12.32
Kaybettiği şey, ışığın kendiliğinden var olacağına duyduğu saf inançtı.

    İçimi derin bir hüzün kapladı bu sözcükte . Sordum kendime ; 
Kendiliğinden zannettiğim şeyleri ...
03 Ağustos 2026, 20.13
Değerli Sâyemah.,

Hayatta çoğu zaman "zaten var" sandığımız şeylerin aslında ne kadar kırılgan birer lütuf olduğunu ancak onları kaybetme eşiğine geldiğimizde anlıyoruz.

Teşekkür ederim.

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın