Demirin Sardonik Tebessümü
24 Temmuz 2026, 11.05 A- A+Kütahya’nın eski mahallelerinden birinde, duvarlarla çevrili küçük bir avlunun içinde yaşayan İhsan, babadan kalma marangozhanesinde sabahlara kadar çalışırdı. Evlerin gölgesinde, demirle ahşabın birlikte yaşlandığı sokaklar boyunca, geçmişin uğultusu zaman zaman rüzgârla sürüklenip dükkânın içine süzülürdü. Ayak tabanında, bir kıvılcım gibi sızlayan küçük bir yara vardı. İlk bakışta umursanmayacak, unutulacak kadar önemsiz bir çizik gibi görünüyordu. Ancak o çizik, içine gizlenmiş bir çağrının kapısını aralayan, paslı, eski bir çivinin sessiz tanığıydı.
Çivi, zamanın derinliklerinde unutulmuş, toprakla bütünleşmişti ve içinde karanlık sırlar taşıyordu. Toprak, gözle görünmeyen küçük misafirlerini geceye fısıldıyordu.
İhsan, o gün marangozhanenin avlusunda kereste seçerken, düşüncelerine dolan o paslı çağrıdan habersizdi. Çivi, bir cümle gibi saplandı derisine. İlk başta sadece küçük bir acı, sonra sessiz bir titreme...
Günler geçtikçe, bedenin derinliklerinde bir fırtına koptu.
İlk işaret çene kilitlenmesiydi. Konuşmak isteyen dudaklar, bir demir parmaklıkla sarılmış gibiydi. Trismus dediler buna, çenenin esiri... Sanki sözlerin özgürlüğü, kendi bedeninin hapishanesinde hapsolmuştu.
Sonra boyun kasları sertleşti, eğilmek bir direnişe dönüştü. Başı, göğe meydan okuyan bir heykel gibi dik durdu. Fakat o sertlik, özgürlük değil, esaretti. İhsan, bir yandan dış dünyaya meydan okurken, bir yandan kendi içine çekiliyordu.
Kasları, birer birer sertleşmeye başladı, sırtındaki ipler gerildi, göğsünde dar bir kafes oluşturdu. Her nefes bir ağırlık, bir mücadele hâline geldi. O görünmez ipler, bedenini esir almış, her kasılmayla onu kendi içine daha da hapsetmişti.
Ve yüz... O yüz... Bedenin acıyı haykıran isyanıydı. Dudaklarının kıvrımı, sanki gülüyormuş gibi görünen bir maskeydi. Yalancı bir gülümseme... Gözlerinde ıstırap saklıydı, fakat dudakları bir gülümseme oyununu zorla oynuyordu. Bu, ölümün sarkastik dansı, sardonik bir tebessümün hüznüydü.
Gülmüyordu İhsan, gülmek onun elinde değildi. Bu, kasların zorla bükülüp yarattığı bir ifadeydi.
Gece geldiğinde, kas spazmları bir hayalet gibi vuruyordu onu. Aniden kıvrılıyor, yere düşüyor, nefesi boğulacak gibi oluyordu. O anlarda zaman duruyor, dünya sessizleşiyordu. Vücudu, ölümle yaşam arasında gidip geliyordu.
Doktorlar, ilaçlar, serumlar... Her çaba, bir yel değirmenine karşı savaş gibiydi. Çünkü o zehir, bedenin karanlık odalarında, görünmez zincirlerini daha da sıkıyordu.
Solunum kasları da tutsak oldu. Göğüs kafesi, sıkışan bir kapı gibi ağır ağır kapanıyordu. Nefes almak, yaşamla vedalaşmak arasında ince bir çizgiydi artık.
Ailesi, gözyaşları içinde dua etti. Eller, önce hastanın titreyen bedenine, sonra gökyüzüne dokundu, duyulmayan fısıltılarla umut aradı.
Ve o an geldiğinde... Bedeni gevşedi. Kasları çözüldü.
Peki, o gevşeme, bir kurtuluş muydu, yoksa sonsuz sessizliğin başlangıcı mı? Kim bilebilirdi? Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, İhsan hâlâ yaşıyor muydu? Yoksa çoktan karanlığa mı karışmıştı?
Çünkü bazen, ölüm ve yaşam arasındaki çizgi, ince bir buz kadar narin ve belirsizdir.
Ve kalpler, bazen bu çizgiyi görmekte aciz kalır.
Bulaşıcı Öyküler (Tetanoz)
Zara - Kütahya'nın Pınarları


YORUMLAR